Kapitalizmi Sakatlamak ve Normaliyet İdeolojilerine Direnen bir "Köktenci Eşitlik" Anarşizmi

Kapitalizmi Sakatlamak ve Normaliyet İdeolojilerine Direnen bir "Köktenci Eşitlik" Anarşizmi

Liat Ben-Moshe, Dave Hill, Anthony J. Nocella, II ve Bill Templer

"Dis-abling capitalism and an anarchism of “radical equality” in resistance to ideologies of normalcy," Contemporary Anarchist Studies (2009) içinde, ss. 113-122
Sakatlık çalışmaları görece yeni bir akademik alan. Kısmen sakat hakları hareketinden ve, büyük ölçüde bir dizi farklı toplumda "sakat" olarak etiketlenip marjinalize edilen insanların tetiklediği, toplumsal değişim talep eden eylemlilikten beslenerek ortaya çıktı (Barnes ve diğerleri 2002; Kafka 2003; Malhotra 2001). Feminist çalışmalar ve queer çalışmaları gibi, sakatlık çalışmaları da hukuk, kültür ve toplumun eleştirisi için kavramsal bir çerçeve sunuyor. Sakatlık çalışmaları sakatlığın toplumsal inşasını, sağlamcılığı destekleyen ve besleyen iktidar yapılarını ve normaliyet düşününü inceleyerek sakatlığın anlamını yapısızlaştırıyor ve yeniden inşa ediyor. Sakatlık çalışmalarına dahil tüm araştırmacıların paylaştığı temel yaklaşım sakatlığın sakat kişinin beden veya zihninde bulunan içkin bir özellik değil, toplum ve sakat olarak tanımlanan kişiler arasındaki etkileşimde devreye giren sosyo-kültürel dinamiklerin sonucu olduğu.

Hemen bu noktada dillendirmemiz gereken bir husus tüm insanların farklı ve özgül ihtiyaçlara sahip olduğu. Öyleyse, "normal", "ortalama" veya "sağlam" gibi terimlerin hepsi toplumsal olarak inşa edilmiştir. Bu öncülden bakarsak, sakatlık ikili bir karşıtlık (sakatlık/ sağlamlık) olarak değil, bir tayf olarak görülür. Sakatlık/ sağlamlığın ikili karşıtlık olarak inşası  ve tikel bireylerin bu karşıtlığın bir tarafına yerleştirilmesi iktidar ilişkilerinin, üretken beden idealine, işe-yararlık, bağımsızlık ve toplumsal-ekonomik katkılar üstüne hegemonik inançların sonucudur.

Alan Moore (2007) faşizmin ve "birlikten güç doğar" faşist anlayışının zıttı olarak anarşi düşüncesini anlatırken "farklılıktan güç doğar" ilkesinin anarşizmin neredeyse başlangıç ilkesi olduğunu vurguluyor. Herkes, kendi yeteneklerine, gündemine ve diğer insanlarla ortaklaşa, karşılıklı, dayanışmacı biçimde çalışma ihtiyacına sahip olarak tanınır. Bu, insanları birbirlerinden bağımsız, topluluk veya grup desteğine ihtiyaç duymaz addeden günümüzün neoliberal, kapitalist, ve modernist anlatısına doğrudan karşıttır.

Anarşist kuram farklılığı, hepsi birbirinden farklı olan insanların müşterek amaçları için ortaklaşa çalıştıkları insani tikelliğin büyük toplumsal kaynağı olarak öne çıkarır. Kapitalizm bireyi tüketici veya üretici olarak konumlandırarak "sakat" olarak kurgulananların marjinalizasyonunu destekler. Kapitalizm, özellikle savaş-sonrası aşırı-tüketimci biçiminde, insanlığımızı ve vatandaşlığı ikisi de kapitalizmi destekleyen bu rollere indirgemeye uğraşır. Örneğin, tüketim üretim makinasını destekler zira satın alabilmek için insanlar emek güçlerini satmak zorundadır; ve kapitalizm (devletin ideolojik ve baskı aygıtları aracılığıyla (Althusser 1971; Hill 2004)) insanların tüketimci maddiyatçı arzularını kamçılamak ve sisteme ideolojik desteklerini garantilemek için sonu gelmez kültür savaşlarına girişir (Gramsci 1989; Marcuse 1969). Ancak her bir kişi hayali bir "normal kişi" nosyonuna göndermeyle ölçülüp biçilmekten kurtulup da farklılığıyla tanınana dek, bedenleri ikili bir tipoloji içinde "normal" ya da "sapkın" olarak kuran bir kültürde marjinalize edilmiş, sakat ya da zor durumda kalmış insanlar var olmaya devam edecektir.

Normalleştirme ve Arkeolojisi

Burjuva ideolojisi insanların belirli bir hegemonik değer dizisine ve düşünce kalıplarına uyduğu disipline edici bir dünya yaratır ve bu dünyayı yeniden üretir. (Kökensel eşitliğin zıttı olarak) "yüzeysel eşitlik," normallik, ve "ortalama" olmak o kadar derinlerimize işlemiş ki birçok insan bunları düşünme biçimlerimizi her daim yönlendiregelmiş nötr terimler sayıyor, bunları toplumsal hiyerarşi yaratan doğal olarak verili kategoriler sanıyor.

Oysa, normaliyet  Batı Avrupa'da ve Kuzey Amerika'daki Avrupa kolonilerinde 1800-1850 yılları arasında modernlik projesinin parçası olarak ortaya çıktı. "Normal" sözcüğü İngilizceye 1840'lara kadar girmemişti (Davis 1995; ayrıca bkz. Reiser 2006). Normaliyet kavramından önce ideal (ve zıttı olarak grotesk) kavramı mevcuttu. Greko-Roman kültürde, herkes ideal standardının altında addedilirdi. İdeal ulaşılamazdı ve kusurluluk ikili karşıtlık değil, süreklilik arzeden bir hat temelinde düşünülebilirdi (Yunan heykelleri gibi). Kusurluluk idealden çeşitli derecelerde uzaklaşma olarak kavranırdı, kendinde cezalandırılması gereken bir şey değildi (Davis 2002).

19.yy'de ise, normal kavramı, ortalama kavramıyla ilişki içinde, Avrupa kültürüne girdi; normaliyet böylelikle  ölçüm ve istatistiğin yaratılmasıyla koşut olarak ortaya çıktı. Artık nitelikler çan eğrisi üzerinden temsil edilir, eğrinin uçları anormal addedilir oldu. İstatistik devletin bir aracı (ki sözcüğün etimolojisi de buna işaret eder: Stat(e)istics [State: İng. devlet]), ve modernlikle beraber "siyasi aritmetik" (Porter 1995) olarak yaratıldı. Modernlik ve kapitalizmin öncesinde yönetim organlarının kararlarını büyük ölçüde suç, yoksulluk, doğum, ölüm ve işssizlik oranları temelinde aldığını tasavvur etmek dahi güçtür (Porter 1995). Modernlik ve kapitalizme tekabül eden yeni yönetim biçimi Foucault'nun (1990; Foucault 2003) biyopolitika olarak nitelendirdiği şeydir. Hatta, birey ve grupları kapitalizmde yönetilebilir kılan tam da onların performanslarını ölçebilen bu yeni icattır.

Davis (2002) normaliyet ve normallik arasındaki bir farktan bahseder: normallik normal olma veya addedilme verili durumu iken, normaliyet bedenleri denetleyen ve normalleştiren yapısal alandır. İkincisi normalliğin ardındaki ideolojidir. Bu ideoloji orta sınıfı "ortalama" sayan burjuva normlarıyla iç içe geçmiştir. Davis'in öne sürdüğü temel argüman, sağlamcılık ve normalleştirmenin kınamamız gereken sıradışı pratikler değil, tanımları gereği Batılı modernist projenin parçası olduklarıdır (örneğin, modern ulus devletler, demokrasi, bilim, kapitalizm). Modernizme içkin bir dizi paradoks vardır: örneğin, bireysel özgürlüğe karşı temsili demokrasi, kapitalizme karşı eşitlik. Bir ideoloji olarak normallik bu paradoksları görünürde çözer. Zenginlik bağlamında bakıldığında, bir eğri üzerinde herkesin zengin olamayacağı açıktır. Kapitalizmin sürebilmesi için bazılarının, yani işçilerin emek güçlerinden kar eden kapitalist sınıfın uç sınırda (en zengin, siyasi ve kültürel olarak iktidar sahibi) yer alması gerekir.

Birçokları fırsat eşitliği için savaşıyor; diğer bazı insanlar daha fazla imkan eşitliği için; ancak aynı zamanda uğruna savaşmamız gereken şey çeşitlilik ve farklılığa, tikel bireyin salt varoluşuna gerçek saygıda, dönüşmüş ve dönüştürülebilecek bir "köktenci eşitlik" kavrayışında temellenen bir "köktenci demokrasi" [radikal demokrasi] dünyasıdır: bazılarımızın köktenci özgürlükçü dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma toplumu, veya demokratik Marksist bir toplum olarak değerlendireceği bir toplumda varolacak bir dünya.

İdealden farklı olarak norm kavramı nüfusun çoğunun bir şekilde ortalamanın etrafında toplaşması gerektiğini ima eder. Normlardan bazıları daha tali (örneğin, hayat tazı, moda ve tüketim kalıpları) bazıları toplumsal düzeyde daha yaygın normlar olsa da (bir dereceye kadar birbirinden farklı olabilen, kapitalizm-yanlısı standart norm dizileri) normlara uyabilmek için herkesin çok çabalaması gerekir; sakatlıkları olan insanlar ve diğer marjinalize gruplar bu normlara uymadıkları için günah keçisi kılınır. Marjindeki insanlara, "normaliyeti" onu aşağılanan ve hor görülen "anormalliğin" zıttı olarak vurgulamak ve değerli kılmak için ihtiyaç vardır. Davis (2002) ayrıca ilk istatistikçilerin aynı zamanda öjenist olarak da bilindiğine değiniyor: Bu, belki de şaşırtıcı bir durum değil zira norm ve ortalama nosyonları nüfusu standart ve standart-dışı nüfus grupları olarak böler. Farklılık böylece yaftalanmış nüfus grubuna yansıtılır ki diğer herkes  normaliyet yanılsamasından nasiplenmek adına çabalasın.

Farklılık (özellikle, aşırı, alt-üst edici farklılık) normaliyetin korktuğu, bastırdığı, savaştığı şeydir. Bu çerçeve bir yönüyle tüm hakim konumların incelenmesinde kullanılabilir; ancak sakat topluluğu için bu çerçeve "sağlam-bedenin" toplumsal inşasını tespit edebilmek açısından özellikle kullanışlı. Sakat bedenin görünüşler dünyasında nasıl yaratıldığını anladıkça sağlam bedenin nasıl yaratıldığını da daha iyi anlarız. Toplumsal olarak inşa edilmiş normal/ anormal ikiliğini bozdukça, belki bir farklılıklar dünyasını da gerçekten görebilmeye başlayabiliriz.

Ancak öncelikle sakat bedenin içkin bir nitelik değil toplumsal bir inşa olduğunu anlamamız lazım. Örneğin, ABD ve zengin kapitalist dünyada, sağlık ve bedensel işlevler üstüne düşüncelerimiz beyaz, heteroseksüel, sağlam ve zenginlere göndermeyle güdümleniyor. Amerika hakimiyetindeki medya bu "hayali sağlamlığı" ve onun zıttını küresel ölçeğe yayarak, kapitalist-olmayan kültürel kodlara sokuyor. Öyleyse görünen o ki, Batılı "normaliyet" kavramı karşısında bir sömürgesizleştirme gerekli (Smith 1999). Kavram ve yöntemde böyle bir sömürgesizleştirme gezegen çapında -merkezsizleşmiş bir biçimde- daha içerici post-kapitalist toplumlar kurabilmek için yapılması gerekenleri düşündüğümüzde temel önemdedir. Sömürgeci kavramların izleri burjuva bilgi üretim sistemlerinin, kuram ve pratiğinin her yanında görülebilir, akademide dolaşımda olan ya da kabul edilen epistemolojilerin neredeyse tamamının altında bunlar yatar.

Sakatlık bir ikilik değil, çokluk üstüne temellenir. O, herkesin farklı olduğunun kavranmasıdır. "Mağdun" ve diğer farklı direnişçi ideolojiler ve pratiklerle beraber sakatlık da normaliyete, ortalamaya indirgemeye, standartlaştırmaya ve rıza göstermeye karşı bir harekettir. Normaliyete değer atfederek, farklılığı aşağı görerek kendimize baskı uygulamak kimliğimizi, gerçekten kim olduğumuzu, bulanıklaştırır, saptırır. Normaliyeti normalleştirmek kapitalizmin istediği, doğanın reddettiği bir şey. Öyleyse, kapitalizm diğer yönlerden olduğu gibi bu yönden de doğayla savaş halindedir. Doğanın verimli üretim, pazarlama ve tüketim amacıyla, denetim, normalleştirme ve stardartlaştırma adına verimliliği arttıracak biçimde genetik olarak dönüştürülmesinin nedeni budur. Mükemmel bir elma nasıl görünür, buna dair kafamızda tek bir imge var; oysa farklı renk ve biçimlerde birçok elma bulunduğunu biliyoruz. Aynı şey tüm bitkiler (ve insanlar) için de geçerli; ancak bilim ve toplum denetim altına almaya çalıştıkça, kendilerini o pek sevdikleri şeyi yok ederken buluyorlar: bitki farklılığını, hayat farklılığını ve, büyük bir endişeyle görüyoruz ki, insan yaşamı farklılığını. Bu farklılık "biyofarklılık direnişi" gibi inisiyatiflerin ve onların hiyerarşilerin kaldırıldığı, yiyecek ve enerji kaynaklarının ekolojik olarak sürdürülebilir kılındığı ve insanların kimliklerinin, oldukları şeyin saygı gördüğü, kabul edildiği bir toplum vizyonlarının koruduğu, kutladığı şey.

Bu, biyofarklılığa ilişkin toplumsal-anarşist bir yaklaşımın vurguladığı ve hayata geçirmeye çalışacağı şeydir de. "Farklı-yetiliğe" ((alter-ability. Burada, dis-ability: yeti-sizliğin zıttı)) ilişkin anti-otoriter bir çerçeve, varolan devletin sosyal hizmet sunumundaki yukarıdan aşağı yönetimcilik eğilimine karşı mücadele edecektir. Daha önemlisi, daha az "sağlam" olanların kendilerinin alternatif yararlı etkinlik yapılarını, özellikle evler, mahalleler ve küçük ölçekli projeler örgütleyen yerel imece grupları düzeyinde (örneğin, yemek pişirme, eğitim, özerk sağlık hizmeti, çocuk bakımı) ortaklaşmacı bir çerçevede bütünleştiriecektir (Herod [2007: 11] bunun bir şemasını veriyor). Herod anarşist sayılabilecek bir toplumda evleri şöyle görüyor:

Evler, bir bina kompleksinde beraber oturan yaklaşık iki yüz kişiden oluşur. Ev, tekil bireyler, çiftler, aileler, ve geniş aileler için farklı yaşamsal düzenlemeler içerir. Komplekste toplantılar, müşterek (ve bireysel) yemek pişirme, çamaşır yıkama, temel eğitim, bina bakımı, çeşitli çalışma atölyeleri, temel sağlık hizmeti, doğum odası, acil yardım, ve çeşitli dinlence etkinlikleri  olanakları bulunur. Evler üyelerin oluşturduğu meclis (ev meclisi) tarafından doğrudan demokrasiyle ortaklaşa yönetilir.

Birlikte yaşamak için kurulan bu tür esnek yapılarda farklı-yetilerde olanlar bugün var olan herhangi bir yapıda olduğundan çok daha iyi bir şekilde içerilir.  James Herod'un sunduğu çerçeve, yeni, köktenci bir biçimde karşılıklı yardıma dayanan bir toplumda yetisi ne olursa olsun tüm insanları içermek için oldukça ilham veren bir çerçeve.

Kapitalizm ve Tüketici

Kapitalizmin en temelde, işgücünü ve tüketici tabanını standartlaştırarak mümkün olduğunca verimli olmak ister, bunun için ne gerekirse gereksin. Kapitalizm hem insanların kimlikleri, zeka ve yetileri arasında ayrımı teşvik eder, hem de insanları üretim araçlarıyla ilişkileri temelinde sınıflara ve sınıfsal zümrelere böler. Kapitalizm ürünün üretim ve tüketiminin standartlaştırılmasını sağlamak için tüketicinin standartlaştırılmasına çalışır. Ayrıca, kapitalizm belirli bireyler (örneğin sakatlar) için ayrı düzenleme yapmayı üretimi yavaşlatan, karı azaltan bir şey addeder. Dünyadaki yoksullarının önemli bir bölümü, muhtemelen yüzde 20 civarı, "sakat" olarak etiketlenip istihdamdan dışlananlar arasından. Bu anlamda, sakatlık yoksulluğun hem nedeni hem sonucu görünüyor (DFID 2000). Toplumsal adalet üstüne çalışan araştırmacılar eşitlik ve standartlaşmaya ilişkin düşüncelerini yeniden gözden geçirmeli ve insani farklılığın getirilerine dair bir diyalog başlatmalılar. Çeşitlilik ve farklılığa saygı göstermeye başladığımızda normaliyete ve burjuva anlamdaki içi boş "yüzeysel eşitliğe" direniş göstermeye de başlarız. Kapitalizm, insanların bireyler, birbirlerinden bağımsız kişiler olduğuna dair boş inancı körükler, oysa hepimiz birbirimize karşılıklı bağımlıyız ve gerçek bir toplumsal ilerlemeyi ancak bundan hepimiz yararlandığımız takdirde sağlamış oluruz. Bu Malatesta'nın (1981 [1984]: 10), "her şeyi müşterek kılmak istiyoruz" sözünün özsel anlamı. O bu anlayışa işçilerin işverenler ve devletlerden kurtulup sadece kendi ortak güçlerine yaslandıkları toplumsal devrim bağlamında varmıştı (Malatesta 1981 [1884]: 28).

Bu, burjuva temsili demokrasisi ve normaliyet kavrayışlarına karşıt bir sınıf savaşımı anarşizmi (ve aynı şekilde, bir sınıf savaşımı Marksizmi/ sosyalizmi) kavrayışıdır. Davis'in (2002: 109-10) vurguladığı gibi, şu anda varolan şey demokrasi değil, "normokrasidir."  İhtiyacımız olan şey, toplumsal varoluş ve karşılıklı yardımlaşma çerçevesinde, derin, köktenci bir demokrasidir [radikal demokrasi], köktenci bir dayanışma içinde beraber çalışan, sağlamlığın ve onun zıttı sayılan şeyin kökten yeniden biçimlendirildiği bir federe komünler ağı. Goldman (1996: 393-394) vurguluyor: "Devrimi ekonomik, toplumsal, kültürel tüm değerlerin gerçek bir yeniden-değerlendirilmesi kılmadığı sürece hiçbir devrim gerçekten ve süreklilik arzedecek bir şekilde başarılı olamaz;" ve bunu derken aklında olan şu: "insanı ileriye taşıyabilecek şey sadece özgürlükçü bir ruh ve yöntemdir" (1996: 393).

Kapitalizmi Sakatlamak: İleriye Gitmek

Toplumsal anarşist kuram ve pratik gelecekte bir dizi hususu dikkate almalı, şunlara olan ihtiyacımızı araştırmalı:

*etkilenen insanların sesini duyur. Bu, toplumsal olarak "sakat" olarak sınıflandırılanların, köktenci bir sağlamcılık etnografisi ve sağlamcılığın içeriden yapısızlaştırılması projesi dahilinde kendi dünyalarından konuştuğu anlatılar demek. Bunlar --burjuva medyasının bazen fiziksel veya zihinsel "zorluk"lardan (burjuva politik doğruculuğunda popüler terim bu) mustarip olanlar üstüne yaptığı haberlerin aksine -- enteresan "insan hikayeleri" olmayacaktır. Tersine, deneyimledikleri tahakküme karşı direnen köktenci anlatılardır (örneğin Fries 1997; Klege 1999; Clare 1999; Michalko 1998; Charlton 1998).

*Laing, Szasz ve diğerlerinin çalışmalarına dayanarak (bkz. Moncrieff 1997), anarşist-sosyalist bir radikal psikiyatri ve "zihinsel hastalık" kavrayışı geliştir. Zihinsel sağlamcılık mücadelenin, inceleme ve çözümlemenin merkezi bir nesnesi olmalı. Örneğin otizm söz konusu olduğunda, "otistik" bir çocuk annesi olan Nadesan'ın (2005) otizme ilişkin düşünme (ve davranış) biçimlerimizi şekillendiren toplumsal pratikler ve kuramları, ve bunların "otistik" veya benzer biçimde yaftalananlar ve yakınları, sevdikleri üzerindeki etkilerini incelediği çalışmalar gibi önemli çalışmalar temelinde toplumsal-anarşist yaklaşımlar geliştirmeliyiz. Yine, otizmin toplumsal inşasını ifşa etmek ve otizme sahip insanların (sözel veya değil) "seslerini" dahil etmek konusunda Doug Biklen'in çalışmaları da (1992, 2005) örnek teşkil eder.

*anarşist çözümlemeyi sakat hakları aktivistlerinin ve araştırmacılarının süreğen çalışmalarında temellendir - yönelimleri bazen burjuva da olabilen, Society for Disability Studies gibi ve diğer söylem toplulukları ve direniş odaklarında.

*sakatlık/sağlamlık çözümlemelerinde toplumsal sınıf boyutunu daha ampirik bir biçimde vurgula: Örneğin, İngiltere'de sakatlık alanındaki "hakim yönetimcilik kültürüne" meydan okuyan Barefoot Social Worker Kolektifi'nin araştırma ve eylemliliğinin yaptığı gibi. Toplumsal sınıfla iç içe geçen sağlamcılık ideolojileri sosyal hizmet görevlilerinin gündelik pratiklerinin temel bir meselesi (Searing 2006, 2002). Ayrıca, sosyal hizmet yöntemleri, sosyal hizmeti temellendiren değerler, sosyal hizmet pratikleri her yerde "otantikleştirilmelidir:" Özellikle dünyadaki toplumsal çoğulluklar arasında (Ling 2007; 18-24, 26-32): bu, sosyal hizmet kuram ve pratiğini yerel kültürlere dayandırarak yapılabilir.

*"açık konuşmayı" öğren: anarşist-sosyalist söylemi çalışan insanların ve çeşitli (öğrenme, bilişsel, duyusal) sakatlıkları olan insanların rahatça anlayabileceği bir dil, üslup ve formatta geliştir. Bunun anarşist mirastaki temel bir örneği iki İtalyan çiftçinin kapitalizmin doğası, kendi deneyimledikleri sömürü ve işçi mücadelesine ilişkin konuşmalarını içeren Malatesta'nın diyalogudur (1981 [1884}). Emma Goldman'ın birçok eseri de İngilizcede rahatça erişilebilir, kavranabilir nitelikte. Açık bir dile sahip köktenci düşünce tüm demokratik söylemin temel bir ilkesi olmalı. Ayrıca, Alan Moore'un V for Vendetta'sı, Marjane Satrapi'nin Persepolis'i veya Charles Burns'ün Black Hole'u gibi, ancak sağlamcılık gibi sorunları anarşist-sosyalist sınıf mücadelesinin bakış açısından serimleyen çizgi romanlara daha çok ihtiyacımız var.

*sunumlarımızı, konuşmalarımızı ve yazılarımızı herkes için erişilebilir kıl. Evrensel tasarım ilkelerini hayata geçirmek, her birimizin bilgiye erişim ve erişmeyi tercih ettiğimiz yollar farklı olduğu için konuşurken ve sunum yaparken birçok farklı aracı kullanmamızı içerir (Burgstahler 2001). Bazıları dinleyerek öğrenir, bazıları da görsel örnekler ve zihin haritaları yardımıyla öğrenir: çoğul zekamıza ((intellect)) ve gücümüze hitap etmeliyiz (Gardner 1983). Bu, düşüncelerimizi (yazılı, sözel, görsel) çoklu formatlarda sunmayı, tartışmaya dahil olmak için katılımcıların duyabilmelerinin, görebilmelerinin veya okuyabilmelerinin zorunlu olduğunu varsaymamayı gerektirir.

*sağlamcılık ve onun yıkıcı etkilerine karşı "bilgi temelli bir direniş" adına daha somut eğitsel materyal üret. Bu, duvarları olmayan yapılandırmacı, "içerici" bir derslikte köktenci bir kapitalizmi sakatlama pedagojisi yaratmak demektir (Marlowe ve Page 1998). Bu noktada bir yaklaşım, bir "empati müfredatı" dahilinde öğrencilerin, örneğin görmeyen, duymayan, uzuvları olmayan veya başka bir açıdan "farklı-bedenli" kişilerin hayatlarında bir günü veya saati tahayyül eden, "sakatların" akıl veya yüreklerinde ne olabileceği üstüne iç söyleşilerini yazıya dökmeleri aracılığıyla toplumsal imgelemi okula götüren yaklaşımdır (Christensen 2000: 6-7, 134-137). Her yaştaki öğrenci ((learner)) için, "sakat" yaşam dünyalarıyla köktenci empati gerektiği üzere Vyogtsky ((Rus psikolog, sakatlığın toplumsal olarak kuruluşunu özellikle gelişim psikolojisi alanında çalıştı))'inki gibi yollarla temellendirilerek desteklenmelidir (Berk ve Winsler 1995).

Sonuç

En temelde, sakatlığı bir süreklilik ve dünyayı kavrayışımızı zenginleştiren bir prizma olarak görmeliyiz. Sakatlığın merceğinden bakarak, bizatihi sakatlığın inşasını sorgulayabiliriz. Kendi sağlamcılığımızı mercek altına almak için sakat olduğumuzu hayal etmemiz gerekli değil. Neden bir beden durumu sakatlık olarak tanımlanır? Bu tür tanımlar hangi çıkarlara hizmet eder? Yafta üretmenin sonuçları, bütünüyle, nedir? Bu mercekten bakınca, sakatlayıcı engelleri ve tutumları yok eden içerici derslikler ve topluluklar nasıl kurarız, düşünebiliriz. Bu noktada bazı belirli örnekler, sınıflarda (Ben-Moshe ve diğerleri, 2005) ve toplumsal hareketlerde (kadın araştırmalarında sağlamcı metafor kullanımının eleştirisi için bkz. May ve Ferris 2005) sağlamcı dil kullanımını sorgulamayı içeriyor.  Öğrencilerin belirli bir fikrin "sakat" ya da "gerzekçe" olduğunu söylediğini an, onların olumsuz bir varlık olarak sakatlığa dair varsayımlarını sorgulamak için çok elverişli bir andır.

Ayrıca, Marx'ın düşüncenin "bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlaması" tezini (1845: 33)  vurgularsak, kısmen anarko-pedagojik pratiğimizi kuran eğitim materyalleri aracılığıyla, materyalist olmalıyız. Emma Goldman'ın (1996: 402) hatırlattığı gibi,  "Tüm devrimci toplumsal değişimlerin nihai amacı insan yaşamının kutsallığını, insanların onurunu, tüm insanların özgürlük ve esenlik hakkını hayata geçirmektir." Bu öğretileri ciddiye alarak, toplumsal olarak inşa edilmiş "norm"dan "farklı" insanları marjinalize etmek yerine yaratıcı biçimde içermeye çalışabiliriz, ve belki de böylece tüm herkesin çıkarına hizmet eden bir toplum yaratabiliriz.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme