Gözyaşı(nın) Siyaseti

Geçen yıl sevgilisi tarafından terk edilen ve ağlamaktan gözleri kan çanağı olmuş bir kadın arkadaşım, erkek arkadaşının ayrılırken ağlamasından ne kadar etkilendiğinden bahsedip durmuştu. “İyi de sen kaç gündür ağlıyorsun” dedigimde de bana “ben biraz ağlakım zaten. Ama o hayatında sadece iki kez ağlamış şimdiye kadar” diye cevap vermişti.

Bu olayın olduğu tarihlerde başbakan erdoğan’ın 12 Eylül darbesinde idam edilenler için döktüğü gözyaşları gündemi epey meşgul ediyordu. Başbakanın gözyaşlarının samimiyetini sorgulayanlara kimi yazarların ne kadar büyük bir kızgınlıkla karşı çıktıklarını ve değişimin bazen gözyaşıyla gelebileceğini söylediklerini hatırlıyorum. Hatta gözyaşlarının kendisi değişimin kanıtıydı onlar için. Asık suratlı, kalpsiz “Devlet” artık kendisinin sebep olduğu ölümler için gözyaşı dökebiliyordu.

Ne kadın arkadaşımın sevgilisinin ne de başbakanın gözyaşlarının samimiyetini sorguluyorum. Vurgulamak istediğim temel nokta gözyaşının belirli bir iktidar konfigürasyonu içinde yerini alıp neredeyse kendinden menkul bir anlam kazanması ve iktidar ilişkilerini kristalize etmesidir. Bedenlerimizi daima iktidar ilişkileri dolayımıyla neredeyse refleksif bir düzeyde anlamlandırız ve bu sayede birilerinin gözyaşları birilerinden daha değerli ya da dikkat çekici olur. Bu nedenle mesela cenazelerde kameralar babalara hep daha farklı bir şekilde döner. Ağlaması zaten “beklenen” ve doğal kabul edilen anneler ile ağlamasının hep bir engeli aştığı farzedilen babalarin farkı kayıtlıdır bu kurguda. Ağlamak burada babanın zayıflığının değil cesaretinin cisim bulmasıdır. Tıpkı kimilerine göre başbakan’ın gözyaşları gibi…

Aynen kadınlar gibi erkeklerin de gözyaşlarının belirli zaman ve durumlarda belirli anlamlari vardır ve bu anlamlar iktidar ilişkilerinden muaf değildir. Dolayısıyla nasıl ki kadınlar ile ilgili homojenleştirici varsayımlardan kaçınıyorsak erkekler için de aynısını yapmamız gerekiyor. Batı’da çoktan yerleşmiş ve Türkiye’de de son zamanlarda iyice kendini gösteren “yeni erkek” imgesini düşünelim. Bu kurguya göre erkekler duygularını mutlak bir şekilde baski altında tutar ve toplumda yaşanan sorunlarin bir kısmı da (mesela şiddet) erkeklerin bu patolojik halinden kaynaklanir. Bu yüzden erkeklerin zayıflıklarını açığa vurması bir erdemdir. “Yeni erkek” ortalığı kırıp döken erkekten farklidir. Duygularını ortaya dökmekten çekinmez. Yaralarinin üstünü kapatmak yerine bunları söze (gözyaşına?) döker ve bunun kendi başına “iyi” bir şey olduğu varsayılır (Bu “yeni erkek” imgesinin sınıfsal yüzü ne kadar önemli olsa da bu yazının sınırını aşmaktadır). Erkekler içlerini dökmeleri için kışkırtılır. Eril iktidar ilişkilerinden canı yanmış kadınların (ve erkeklerin) bazılarının bundan hoşlanması anlaşılır bir şey. Ancak unutulmamalidir ki ortada duygularını koşulsuzca bastıran erkekler yok. Bundan daha önemlisi yaralarını gösterme hali farklı potansiyeller taşır ve bunlardan biri de kendini dayatmadır. Başka bir deyişle “yaralarını gösterme” başkalarının yaralarına açık olmayı garanti etmez. Daha kötüsü çok kolaylıkla “geleneksel” erkekliğin tipik özelliği olarak görülen kendine kapanmaya ve hakim pozisyonunu yeniden kuran bir ritüele ve dile dönüşebilir.

Gözyaşının siyaseti olur. Duygu politikalarının zaten bir parçasıdır. Bu yüzden erkeklerin ağlaması kendi başına kutlanacak bir durum değildir. Nasıl ki duygularını her daim bastıran erkek imgesinin doğal olarak kabul edilmemesi gerekiyor ise erkeklerin duygularını açığa çıkartmasını arzulayan ve bunu olumlayan öznellik halinin de sorgusuz sualsiz kabul edilmemesi gerekir. Bu arzu erkeğin gözyaşının mutlak bir biçimde “iyi” bir sey oldugunu varsayabilir ve dolayısıyla hangi söylemlerin ve iktidar teknolojilerin bu arzuyu mümkün kıldığını sorgulamaz. Her arzu gibi bu arzu da nesnesinden çok öznesi hakkında bize bir şeyler anlatır.

Hem başbakanın ağlaması ve buna gösterilen tepkiler hem de kadın arkadaşımının sevgilisinin gözyaşları ve arkadaşımın bunu nasıl anlamlandirdığı farklı düzeylere ve konfigurasyonlara işaret etse de politiktir. Politiktir çünkü eşitsizlikler üreten karmaşık iktidar ilişkilerine kayıtlıdır. Sanırım yapmamız gereken bu farklı iktidar ilişkilerinin dolayımladığı ve bedenlerimizde cisimleşen duygu politikalarını sorgulamamızdır. Bunun kadınlık ve erkeklik hallerini sorgulamanın önemli bir parçasını oluşturacağını düşünüyorum.
oyman








----------


 Hoşgeldin kermit, Bu yeni ekonomide duyguların otantikliği/ geçerliliği elbette barındırılan birden fazla tür sermayeyle bağlantılı olduğu gibi, bedenin fiziksel sermayesiyle de bağlantılı. Oyman’ın yazısını sakatlık blogunda okurken, bu ekonomiden kadınlarla beraber genel olarak erkekliği ‘yeterince’ barındıramayanların (bedenleştiremeyenlerin) dışlandığını aklımızda tutabiliriz. Örneklersek, Finkelstein‘ın 'Sakatlığı Yadsımak ya da Yadsımamak' başlıklı sağlamlık hicvinin sonundaki ‘kompleksli addedildiler’ ifadesini, ya da Kafer'e yolda, Walloch'a "brunch"ta sorulan soruları kermit sayesinde kimlerin duygularının geçersiz sayıldığına dair bir işaret olarak da okuyabiliriz. 
  Diğer yandan, Garland-Thomson, McRuer ve Wilkerson ile beraber okuduğumuzda, yeni duygu ekonomisinin duyguya-batmış'ların zıddı olarak Erkek Aklı ve duygulanım arasında sürekli geçiş yaparak, bu geçişin içerdiği gösteriyle kar ürettiğini öne sürebiliriz: Oyman'ın yazısı, 'hepimiz bir engelli adayıyız'ın kırılganlığından zaferler yaratan sağlam erkek konumu üstüne düşünürken kullanılabilir; zira en görünür ve en meşru addedilen 'engelli kampanyaları' artık bu konumun ürettikleri.
  Genel olarak hiçbir hallerinin kendi başna geçer akçe olmadığı öyleyse her halleriyle araçsal akla tabi kılınan, ve aynı anda bu aklın duyguyla bezenmesinin vesilesi olan sakat konumu için sözkonusu mekanizmayı anlamak önemli.
  Belki de sadece bunlar için de değil, bugünkü 'makbul sakat erkeğin' oksimoron olmadığı (ya da olduğu) ölçüde ne talep ettiğini anlamak için de...
  Kermit'e, tekrar, hoşgeldin; hem de blogun uzun süredir boş durduğu bir zamanda, pek çok sevindik.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme