Protezler



Peter Sloterdijk


Kritik der zynischen Vernunft, 2. Cilt 791- 814. Suhrkamp, 1983. (ingilizce çevirisi [Critique of Cynical Reason, University of Minnesota Press, 2001 (1987)] ile karşılaştırarak)


Protezler -- Teknolojinin Tini Üzerine

İşlevselci Sinizmler II:

Goethe müdahil

Bireyin modern dönemdeki yabancılaşması ve sakatlanmasına yeni-hümanist ağıt türküsünü ilk söyleyenler savaşı yara almadan atlatanlardı. Diğer tarafta ise, modern toplumsal düzende bireyin yitimine sarkazmlarıyla karşı çıkmaya çabalayan (genç Brecht, Dada grupları, ve diğer birçok gruplar gibi) kinik vitalistler vardı. Bir düşünsel öge olarak mekanize varoluşu suçlamaya ya da onaylamaya giriştiler.

Fiziksel olarak yabancılaşmış, sakatlanmış ve sökülmüş olanlara ise bu ifade biçimleri iki yönüyle de uzak göründü. Kişinin bireyselliğin kaybı üstüne bir kültür eleştirisi dahilinde düşünümde bulunması ile, savaşın (ya da çalışmanın) kendi ("bölünmez") bedeninden parçaları nasıl da koparıp götürdüğünü deneyimlemek arasında fark vardir. Savaş istatistiği kaynaklarından biri diyor ki: "4 yılda, 13 milyon ölü; 11 milyon sakat... 6 milyar kurşun ve 50 milyar metreküp gaz." 1918'de akın akın ülkelerine dönen sakat ordularının başına ne geldi? Şu açık ki, en azından bazıları, insanın modernitede sökümü (Ummontage) üstüne bir şey diyememişti: artık ağızları yoktu.




 Otto Dix'in "Sakatlar Geçidi" resmine 1937 Münih, "Dejenere Sanat" sergisinde Nazi yorumu: "Ressam Otto Dix'in  siperlere sabotajının resmi"

"Korkunç suratlı adamlar, burunsuz, ağızsız; hiçbir şeyden çekinmeyen hemşireler bu biçimsiz yaratıkları daha önce ağızlarının olduğu yerde bulunan yara deliklerine soktukları cam tüplerle besliyorlardı." (Erich Kastner, Fabian [1931], s.49)

Kastner'in tarifi 1931 yılına tekabül ediyor; kurbanları savaştan 15 yıl sonra hala bitimsiz acılar içindeydi. Ancak bu "yaratıklar" yanlarındaki uzun bir süre önce yeniden silahlanmaya başlamış dünyadan uzakta, taşranın köhne evlerinde gizlenmişlerdi.

Savaşta sakatlananlar için, savaş gerçekten bitememişti -- cam tüplerle beslenmek zorunda olan biçimsizlere dahil olmayanları için bile. Sakatlananların sesi Reichsverband gazetesi (Reich Derneği, Alman Savaş-Gazileri ve Mağdurları Derneği), Berlin'de 1922'den beri düzenli olarak basılıyordu. Bu dergide Fransa'ya karşı mümkün olan en kısa sürede bir intikam savaşı başlatılmasını isteyen seslerin de yükseliyor olması, bize bugün trajik bir ilginçlik olarak görünebilir. Yaralananlar ve şehit yakınları 1929'da başlayan krizin (zaten yetersiz olan) devlet yardımlarını azaltmasını hatta yardımların tamamen kesilmesi tehlikesinin ufukta belirdiğini iki kat acıyla deneyimlediler. Reich Derneği'nin tepkili prostestolarına da neden olan, devlet harcamalarında kökensel kısıtlamalar içeren Brunning "acil durum" kararları, 1931'de durumu daha da vahim kıldı. Kendimize, Hitler'in 1932'de kendine çektiği kriz seçmenleri arasında ne kadar sakat gazi bulunduğunu sorabiliriz.


Reichsverband'ın bir sayısının baş sayfası


Sakat gazilere konuyla ilgili psikoteknik kitaplarda tavsiye edilen iki şey vardı: çelik gibi sert bir yaşam istenci ve bedeni protezlere alıştırmak için eğiitmek. Sakatların öğretmenlerinin baktıklarına olumlu bir karakter ve çalışmaya devam etmenin getirdiği dirimsel neşeyi aşıladıkları optimizm bugün bize bir parodi gibi görünür. Ölümcül bir ciddiyetle, bu hiddetli-mizahsever, vatansever doktorlar sakatlara dönüp şunu diyordu: Vatan toprağı, gelecekte de sizden hizmet beliyor: Tek kollu, tek bacaklı erkekler ve protez kullanıcıları üretim hattında tekrar savaşabilir. Büyük makina, onun için çalışanlar "bireyler" midir, yoksa insan-protez birimler mi, ona bakmaz. Adam adamdır. Sakatlık üstüne kitaplarda ve tekno-medikal endüstride, çağa son derece uygun bir insan imgesi beliriyordu: "Bireyin" "bireyselliğine" 'Hayır' diyen her şeye vahşi bir coşkuyla 'Evet' demesi beklenen homo prostheticus.


    Führer'i selamlayan tekerlekli sandalyeliler, resmi geçit, 1934

Tek kollular için 1915'te hazırlanan ve savaşın sayılarını hızla arttırması nedeniyle bir ay içinde yeniden basımı yapılan --ki yazar savaş nedeniyle ortaya çıkan bu yeni tek kollu sürüsünün "eski tek kollular için de bir teşvik" olacağını memnuniyetle belirtiyor-- bir el kitabından alıntılıyorum. Privatdozent Künzberg şöyle yazıyor:

"En eski Alman kahramanlık türküsü, Walthari türküsü, kahramanın Hagen'le duellosunu anlatır; Walter bu duelloda sağ elini kaybeder. Kolunu sarıp kalkanının bağlarının içine sokar ve sorunsuz (!) bir biçimde kavgaya sol eliyle devam eder. Bugün de ordularımızda böyle bir kahramanlığın varolduğunu Haziran 1915'teki küçük bir gazete haberi gösteriyor: Avusturya filosunun İtalya kıyılarına ilk saldırısında 80 no.lu torpido gemisinin görevli yemek odası vurulmuştu. Sonucunda gemi tayfasından birinin, asıl mesleği balıkçılık olan bir askerin sağ kolu tamamen koptu. Koluna bir kemer bağlayan asker, tek bir acı çığlığı atmadan, sol koluyla içeri dolan suyu boşaltmak için pompayı çalıştırmaya başladı. Haki ve mavi renklere bürünmüş asker gençlerimiz arasında bu derece cesaretli sayısız adam var... İki sağlıklı kolla düşman hattında onların askerlerine karşı durmuş (!) herkes, tek kolla da kendine ve kaderine hükmedecektir...

Bu kitapçığın ona göstermek istediği, tek kolluluğun hiç de en kötü şey olmadığıdır.

... Evet, savaş gazisi ne de avantajlı bir durumdadır! Devlet yardımı onu zaruretten tamamen korur. Yine de, eğer ona çalışma yolu açık olmasaydı, kendisini bekleyen ne de neşesiz bir varoluş olurdu. Tembellik sonun başlangıcıdır. . . Çalışmak vatandaşlık görevidir, vatana hizmettir . . . İş gören tek kol dahi vazgeçilmezdir. . .  (s. 1-2)
...
"Bir çok kez, bu tür sakatlıkları olanlar sıkı bir eğitimle sakatlanmadan önce sahip olduklarından daha iyi bir geçim şansına sahip olmuşlardır. ... Senin saklayacak bir şeyin yok. Artık insanların elsizlerde onursuz bir yaşam ya da hırsızlara verilen cezayı gördükleri zamanlarda yaşamıyoruz. Sen elini celladın baltasının altında kaybetmedin, kutsal savaşta kaybettin. Senin her zaman, her daim kendinle gurur duyma hakkın, korkakların ve densizlerin (!) gözlerinin içine bakıp onları utançtan kıpkırmızı kesme hakkın var. İnsanların çoğu savaş gazilerini yaşadığımız zor zamanların içten içe (!) müteşekkir oldukları canlı bir anıtı (!) olarak görür.

Her yönden bağımsızlıklarını, kendi kendilerini idare edebilme yetisini kazanabilmek tek kolluların önündeki birincil görev, en yüksek amaçlarıdır. Kendinize yardım edilmesine izin vermeyin! Onun geri durduğu hiçbir faaliyet olmamalıdır; o, sürekli çalışmayla her faaliyetin ustası olur. Böylece onun için tek kolluluk sıradan bir şey haline gelir; telafi edilemeyecek kaybın getirdiği korku kaybolur. Bazı tecrübelii tek kolluların, bir mucize olup da ikinci kolları bir anda geri gelse, onunla ne yapacaklarını bilmeyeceklerini söylediklerini işitiriz."

"... Çevrende senden daha uzun bir süredir tek kolu olmayan insanlar var mı diye, etrafına bir bak. Muhtemelen yaşadığın şehirde bazıları vardır. Sadece bu zamana dek dikkatini çekmemişlerdir." (s.5)

Künzberg'in alt notlarından birinde, konuya dair:



". . . Panayırlarda tulum çalan, aynı anda dirseğiyle davula vuran, ayağıyla da başka bir enstrüman çalana, ya da at üstünde dizginleri ayaklarıyla kontrol eden timbalciye bak. Hayvanları gözleyerek de bir şeyler öğrenilebilir."

Vatansever tıbbın şen sinizmi sadece "zor durumlarla" ilgilenmez; devreye soktuğu düşünme biçimi sadece varoluşun istisnai durumlarına yönelmez. Medikal protezler ve onunla beraber sunulan "çevik robot" mentalitesi sadece genel olarak yaygınlaşmış bir düşünce kalıbını ortaya serer. Savaş, Hakimiyet-, Tıp-, ve Militarizm- sinizminin konuşmadan bekleyen dilini çözmüştü. Savaşın etkisiyle, askeri aygıtlar ve üretim aygıtları bireylerin yaşamını kendi hizmetleri altına sokma taleplerini sesli dillendiriyordu. Kayıp parçalarını teknik üretim işlevsel parçalarla yenilemeden önce de, çalışma ve savaş toplumunda insan bedeni  çoktan protez olmuştu.

Weimar yıllarında Teknoloji ((Technik)) provoke edici biçimde eski hümanizmin üstüne gidiyordu. Bu dönemde "İnsan ve Teknoloji"nin kavramsal yanyana gelişi, burjuva felsefesinin yüksek tepelerinden okul kompozisyonlarına dek iki kavramın arasında kurulan zorunlu bir bağlantıya doğru evrilmişti. Geçerli düşünce kalıbı şöyleydi: Teknoloji "üstün" gelmeye başlıyor ve insanı alçatma tehlikesini doğuruyor; bizi robota dönüştürmek istiyor. Ama biz eğer yeterince dikkatli olur ve ruhumuza yeterli ihtimam ve özeni gösterirsek, bize hiçbir şey olmaz. Çünkü: teknoloji elbette ki insanlar için vardır, insan teknoloji için değil. Tahayyül edilen durum, bir tahtırevalli gibidir. Bir uçta tehditkar, yabancı olan, teknoloji oturur, diğer uçta ise insani-olan; ve yabancı olanın mı, kendimizin tarafının mı daha fazla ağırlık verdiğine göre tahtırevalli bu yana ya da öte yana yatar. Düşünce olgunlaşmadığı ölçüde öteki uçtaki ağırlık fazlalaşır. Bu tür bir ifade biçimiyle  kamu teknoloji-felsefesi neredeyse her şeyi kapsayabilen bir zihin karteli inşa etti. Kafalar çabucak teknoloji üstüne düşünsel protezlerle donandı. Güzel görünen, bakımı kolay, hafif metal bacaklarla (saf Alman modeli), düşünce gerçekliği topallayarak izliyor, ve böylece kişilik de ruh da hareket halinde, işler tutuluyor. Kamu teknoloji-felsefesi böylece tamamen tek-kollular elkitabının tiniyle aynı havayı soluyor. Kişilik ampute mi oldu? Sorun değil -- depoda sizin için yeni bir tane hazır bekliyor.

Künzberg'in elkitabının kapağı. {Ortasında büyük bir metal kol protezi çizimi var.}



"Bayanlar Baylar, görüyorsunuz, doktorlar ve ilk yardım uzmanları, mühendisler ve fabrikatörler, askeri birimler ve ilk yardım servisleri, bunların hepsi de kendi deneyimlerini aynı ölçüde amacımızın hizmetine sokmaya, ve vatanın bütünlüğü ve büyüklüğünü korumak adına savaşmış ve çile çekmiş olanların kaybettikleri el ve kollarını telafi etmeye çabalıyor. Ve sakatlananlar için, şairin sözü geçerlidir:



Her daim çaba göstereni,
İhya edebiliriz."
(Beiträge zur Frage der Ausrüstung armverletzter Kriegsbeschädigter für das Erwerbsleben, 1915, s. 127)

Bir formülle ifade edilirse, 20lerin ve 30ların kamu teknoloji-felsefesinin teması: "Makinalarla Goethe" ya da "Zerdüşt ve Endüstri" idi. İmtiyazlı olanların kendileri dahi artık "yabancılaşma" sorunu ya da, Hans Freyer'in keskin ifadesiyle, "araçların amaçlara karşı köle-isyanı" ile karşı karşıya kalmıştı. Daha derin bir düşünüme dalmış yazarlar, işi sadece teknolojiye karşı sırf muhafazakar bir "Hayır"da bırakmak istemiyorlardı.Önceki, güzellik duyumsallığının tiksinmeci tepkisinden vazgeçen burjuva düşüncesi, tamamen mazoşist bir coşkuya dönüşüyordu. Yeni Nesnelcilik felsefesi, bir mühendislik felsefesi olduğu ölçüde yeni huzursuzluğa ihtiraslı bir "Evet"i dillendirmenin yollarını deniyor.


Örneğin, Hans Freyer, Teknoloji ve "insan özü" arasında derin bağlantılar olduğunu seziyor. Yeni teknolojinin yıkıcı ataklarına maruz kalan sadece eski kent, geleneksel köy, Avrupa'nın endüstri-öncesi yerleşik kültürel yapısı değil, çöken aynı zamanda eski bir insan tasavvuru veya ruh anlayışı (Modell) da. Freyer hiç şüphesiz, Avrupalı teknisyenin toprakla hakim-insan ilişkisini "bizim" teknolojimizin "ruhsal" temeli olarak adlandıran tek kişi değildi. Ancak Avrupalılar, sadece artık devasa "araçlar sisteminin" yaşamsal tüm süreçlere işlediği günümüzde, kendilerini "hükmedenler" olarak deneyimlemenin gerçekliğinden kaçamaz hale geldi.


"Doğanın onun güçlerini kontrol edebilmek adına, şiddetle sorgulanması, onu zapt etmek ve biçimlendirmek gayesiyle yeryüzünün didik didik araştırılması -- bu istenç Avrupa tininde erkenden kıvılcımlandı.Ve sonunda bilimle temellenen teknolojinin 18.yy'den beri başarılarının sürekliliğini garantileyen, bu istençtir." (H. Freyer, Zur Philosophie der Technik, Blätter für Deutsche Philosophie Cilt 1 içinde, Berlin 1929/30, s. 200).

Freyer'in ifadesinin üslubu düşünceli, içeriği ise olumlayicı: biz egemen özneleriz ve, Avrupalılar olarak, her zaman böyleydik. Muhafazakar inkarın sonlandığı anda, yeni nesnelci refleks programlı bir ikrara dönüşüyor.Hans Freyer'in akıllı bir temkinle muallakta bıraktığı nokta, zorbalık filozofu Theodor Lüddecke'de artık zemine sağlam basıyor: Taze sinizmi, söyleminin yönlendirici ilkesi haline getiren o: Lüddecke'nin teknoloji üzerine kitabı 1931'de basıldı, Meisterung der Maschinenwelt. Menschentum und Möglichkeit [Makinalar dünyasına Hakimiyet. İnsanlık ve Mümkünat]. Lüddecke'in ideali "organik Kültür" (Bildung) --ve organik sözcüğü onun için birçok yan anlam barındırıyor: Goethe'nin kök-formlarından (Urform), iktidar organlarına ve halk/millet(Volk) topluluğunun militer örgütlenmesine değin...


"'Organik kültür'ün ilk koşulu, eğitimde, Hendy Ford'un ifadesiyle, 'çıraklık ilkesi'nin devreye sokulmasıdır. Gençler küçük yaştan itibaren "katı gerçekle" içiçe büyümelidir" (s.240)



Çağdaş eğitimdeki en fesat unsur, onun gençleri "fazla duyarlı" kılmasıdır. Spor faaliyetlerinin buna karşı etkisi yetersiz kalmaktadır.


"Özellikle şehirlerdeki öğrenciler yaşam ve çalışmanın organik kavramlarından yoksundurlar.

Yaşadıkları çağda kendilerini gerçekten de "evde hissedebilen" sinirleri sağlam ve mahir (wendig) gençler yetiştirmeliyiz.

Bu yolla, onurlu ve kahraman savaşçılardan oluşan yeni bir aristokrasi yaratacağız. Yine bu disiplin ilkesi, çalışma/ iş yapma ödevini en temelden besler." (s. 242).



Öyleyse, öğrencileri dört hafta madenlere yollayın ki "birebir orada saygın bir madencinin sahip olması gereken yetenekler geliştirsinler" (248); para teorisi anlatılmadan önce, öğrencileri bankalara götürün; kafa emeği işinde çalışanlar "üretim hattı"nın katı hakikatini bilir olsun. Lüddecke, gerçekten de "Sağ"dan mı yazıyor, emin olmak için, metni bazen tekrar tekrar okumak gerekiyor. Eğer yazar, ipucu sözcüklerle işaretlenen açık bir ajenda sunmaya özen göstermemiş olsaydı, metnin sulu anti-akademizmi rahatlıkla bugünkü Sol'un Şen Bilim'i, kuram yorgunluğu ve algıya verili olana yönelik açlığı ile karıştırılabilirdi:


"Üretim cephesinde savaşan öncü askerlere dair entelektüelin çok az bilgisi vardır. Onun içinde yer aldığı entelektüel mücadele alanı burjuva alanıdır. Sosyalistlerin bir tek şey için hakkını verelim: bizi burjuva sözcüğünden tiksindirdiler. Genç nesil için burjuvanın anlamı, cesaretsiz, kırılgan ve korkak demek. Bütünüyle sporcu, sert bir adam artık burjuva sayılmaz." (s.248). 

"Tarım savaşı" hiçbir zaman tipik akademik düşünme biçimiyle kazanılmaz, Mussoli de onu böyle kazanmadı. Büyük hareket adamlarının düşüncesi her zaman çetrefilsiz ve açıktır." (s. 249)


"Spor sahasında ve gençliğin tahayyülünde duruma hakim ve savaşçı insan ilham verir ve hayranlık uyandırır. Ancak bu uygarlığın esnaf kafalı gündelik varoluşunda yaygınlaşan, hesap kurnazı, çekingen, doğrudan kahramanca olan her şeyi reddeden burjuvadır" (s. 215/216)


"Sosyalizm işte budur! Sosyalizm yeni bir yaşamsal kuvvet, yeni bir çalışma felsefesi, spor ilkelerinin mesleki faaliyete nüfuz etmesi, yeni, sağlam bir birliktelik tarzıdır." (s.215)

"'Marksist Devrim': bu, her şeyden önce sahip olmak ve sahip olmamak meselesidir. Oysa, bizim devrimimiz bir varlık (Sein) ve daha-iyi-bir-varoluş (-sein) meselesidir!" (s.217)
"Bizim kutsal kitabımız, doğrudan hızlı düşünce ve her düşüncenin hızlıca gerçekleştirilmesidir" (s. 217)


Lüddecke, "varlığını" (Sein) hareket sarhoşluğunda deneyimleyen bir coşkulu protez felsefesi geliştiriyor. Metin, "ilerici" söylemden aşırdıklarıyla "alt-üst edici" (subversif) oluyor -- okuması çok daha fazla öyledir. Metnin kurgusunda sağcı bir Ego'nun düzenlemesinden geçen varoluşa dair sol öğeler yer buluyor: praksise yönlenmiş "saldırgan akıncı," kendinin sömürücüsü homo prostheticus. Bu açıdan, Lüddecke'in kuramı antikapitalist ögeleri kapitalist-askeri bir Egoya güdümleyen diyagnostik bir potansiyel barındırıyor. Çalışma ahlakı açısından ise, ona iliştirilmiş optimizm hem Batı'da bugünkü işletme ahlakıyla, hem de "reel sosyalizm"deki "şöyle olmalı/yapılmalı" tutumuyla karışıyor. İçerikte spesifik olarak faşist hiçbir öğe kalmıyor; nazizmden-arındırılmış haliyle "fitness" ideolojisi bugün de o zamanlar olduğu kadar baskın, ve varoluş etiği her zaman olduğu gibi bugün de sahip olma etiğine karşı öne sürülüyor. Faşist kalan, kompozisyon ve içinde her şeyin tutarsız biçimde birbirine tıkıştırılıp atik (wendig) bir özne tarafından sempatik bir Nazinin taze-sinizmiyle yontulduğu dinamik tavır.

Nazi felsefecisi atik ve hoppa bir dil cambazıdır; "işe yarar", onu takip edenlere keyif verecek herşeyi kullanan bir işlevselcilik tantanacısı. Burada, faşizmin başarısının sırlarından biri yatar. O, Hakikati tuzak, sempatiyi yem olarak kullanır. Ajitasyonunun odağında aklıkarışık kitlelerin kendilerini koruma ve onaylanma içgüdüleriyle yakın bir suç ortaklığı yatar. Onun devrimi sporcu-prostetik özneye koşulsuz bir ""üstünlük" vaadeder. Faşizm burada protez-Egoların, içerdiği tabiiyette yine de en azından "kendileri" olmaları için küçük bir şanslarının bulunduğu "liberal" uygarlığa karşı isyanı olarak görünür. Protez-Egolar şiddetli bir hamleyle öne çıkarak içinden çıktıkları sisteme üstün geleceklerdir. Varlıklarını devam ettirebilmelerinin sırrı, bir "kendilik" hatırlatan her şeyin tümden yok edilmesinde yatar. Nasyonal sosyalizm kendini nasyonal funksiyonalizm ((işlevselcilik)) olarak kurdu.

Yeni devletin çevik protezinin bakım ve gevşeme ihtiyacı vardı. Bunu faşist tatilde karşılayacaktı. Deniz, her zaman yüce düşünceler esinler; bu, yüksek rütbeli Naziler sözkonusu olduğunda da geçerlidir. Deniz kenarı, makinalarla Goethe'yi düşünmek için çok elverişliydi. Kurt Schuder'in 1940'ta basılan kitabı Mermer ve Yürek. Adolf Hitler'in Yolları -- Zamanımızın Büyük İnşası'ndan birkaç satır alıntılayacağım.

"1938 yazında Westerland'taydım. Westerland'ı aradığımız her şeyin olduğu bir yer gibi tasavvur edebiliriz: İstirahat, sükunet, Kuzey Denizi havası, ve yine en az bu hava kadar denize ait, Kuzey Denizi'nin ziyaretçilerinin her zaman mutlulukla karşıladığı kırılmalarıyla, insanı dinginleştiren keskin dalgalar...

Bu ziyaretçiler arasında Almanya'nın her yanından gelen önemli, entelektüel önder adamlar (!) var... Onlar sahip oldukları son derece kısıtlı tatil imkanını harcamak için en iyi yerin, sağlık açısından aslında her daim 'zaman kazandırıcı' olduğunu ispat eden deniz kenarı olduğunun farkında." (s.7)

Schuder, orada böyle bir adamla karşılaşıyor ve onunla halkın iki büyük tezahürü, "teknoloji ve endüstri" ile "tinsel yaşam" üstüne konuşma fırsatı buluyor. Sözkonusu kişinin bu konular üstüne yaratıcı düşünceleri var, ve yazar bunların bir özetini çıkarmaya girişiyor:

"Fiil (Tat) birincil ve nihai önemdedir. Fiil insan yaşamının biricik hakiki içeriğidir. Ancak fiil elbette en zor olan şeydir de, çünkü cesaret ister... (8).


Biz maddeyle işe koyulan teknisyenler, ruhumuzu ve maddeyi beraber öğütmeliyiz. . . . Kaldı ki, teknolojinin bahsettiğimiz tinsel temelini gözönünde bulundurduğumuzda, Goethe'nin tüm zamanların en büyük teknisyenlerinden (Grötaz) biri olduğu açığa çıkar.* Hatta, o, televizyonu bile öngörmüştü. (s.9)

Biz, Goethe'nin yaptığı gibi savaşa ikisini beraber koşmak yerine, bunları ayırarak ilerledik, ve kısaca ifade etmek gerekirse, bunun sonucunda salt-tin ve salt-teknolojiden oluşan garip biçimler ortaya çıktı. (s.10)

Bugün hiçbir insan makinaların yol arkadaşlığından mahrum yaşayamaz, halktan bahsetmiyorum dahi... O, hizmet eder, durmaksızın hizmet eder --gerçekten de makinada salt hizmet etme düşününü onurlandırıyoruz. Ancak bu hizmet en yüksek ahlaki fikir ve fiildir (Tat); işte böylece, makina, düşünü, fiil‘e (Tat) dönüştürür ... (!).

Elbette, demir serttir ve makina şekerden değildir. Ancak yaşamın yasası da tatlı hamuru^ değil, çeliktir. Ve hayata söz geçiren sadece çelik gibi bir ruh ve yürektir. (s. 12).

Bu nedenle, makina insana bütünüyle denk düşer, onun özüne tekabül eder. Dünyanın laneti materyalizmin üstesinden ancak insan ve makina arasındaki bu özsel bağı kurduğumuzda geleceğiz. Ve bu da yeni Almanya'nın en önemli başarılarından biridir: Teknolojinin ruha nüfuz etmesi ... ki böylece artık teknoloji dışarısının dondurucu soğuğunda beklemek zorunda kalmaz...
Teknisyen etkileyici konuşmasına uzun bir süre devam etti . .

Ve sanki bir ferruginöz ((demir içeren su)) banyosuyla canlanmışçasına, kıyıya gidiyor, deniz havasını , ciğerlerimi de aynı şekilde demir gibi canlandıran havayı, sevinçle içime çekiyorum. .       (s. 14).

Burada, insanın öz-deneyiminin makinayla işlevsel ilişkisinin yönlendiriciliğinde yeniden-biçimlendirilmesi modernliğe giden faşist yol olarak görülmedik bir açıklıkla tavsiye ediliyor. Yaşayanın çelikte ve hissiyatın katı-olan'da öz-yansıması aynı zamanda bu katılık filozoflarının sinik bir biçimde "itirafa gönüllü" olmalarının da temelidir. Her şeyi şu anda söylüyorlar, ama bunu yanlışlarını gidermek, "yumuşayıp" konumlarını yeniden düşünmek için yapmıyorlar. Söyledikleri her sözcükle kendilerini ele vermeleri umurlarında değil. Bir şey itiraf ediyormuş gibi konuşuyorlar, ancak söylediklerinde tek bir içgörü kırıntısı yok. Her şeyi kabulleniyorlar; ama, hiçbir şeyden taviz vermemek için. Biricik yoldaşları makinanın halihazırda olduğu şey olmak istiyorlar: çelikten adamlar.

 
Beton ve kaya, maddi şeylerdir
İnsan onlara biçim ve ruh verir. 
 Nasyonal Sosyalist teknolojinin her maddi icraatı 
içinde bir ülkü barındırır.
Şubat 1940, Alman ulaşım sistemi baş müfettişi


Eğer imgeler yaşama karşı tutum ve siyasi stile dair bir şeyler aktarabilirse, Hitler'in yükselişinde etkili olmuş Alfred Hugenberg'in 1928'deki ifadeleri, olacakları ifşa ediyor.

"İhtiyacımız olan, hoşaf değil, beton bloktur. Hoşaf, sonumuz olur; oysa beton blokla zafer ve yeniden inşa küçük meselelere dönüşür. Weltanschauung'un ((dünya görüşü)) demir pençeleri bizi birbirimize kenetlediğinde ve kollarına aldığı yumuşak ve sıvımsı her şeyi katılaştırarak bir kayaya dönüştürdüğünde blok olacağız. Buna giden yolda bizi engellemek isteyenler, ya yana çekilmek zorundalar ya da eriyip gitmeyi kabul etmeliler." (Berliner Lokalanzeige, 28, Ağustos 1928).

Dördüncü Reich --Üçüncünün Karşısında

Frankfurt'tan bir felsefe profesörü, Friedrich Dessauer, 1927'de Philosophie der Technik. Das Problem der Realisierung adlı, teknolojinin "eleştirel metafiziğini" vaadeden bir kitap yayımladı. Dessauer orada sadece yüzeysel bir tepkiyle teknolojiyi çağımızın "parvenusu" ((burada: olumsuz anlamıyla, 'yükselen değeri')) addedenlere karşı çıkıyor. Dessauer kitapta dönemin genel karakteristiği, direnişten olumlamaya, kinden "pozitif kavrayışa" giden yolu izliyor.

Olumlamanın kendisi teknoloji bilgisinin özünü oluşturur:

"İnsan uçabiliyor, ama bunu yerçekimini reddettiği ya da aştığı için değil, yerçekimini zihinsel olarak kavrayarak, görsel bir benzetmeyle, yerçekimi gücünün "öte tarafına" erişebildiği için yapabiliyor. Bir tarafta, insan o gücün kölesiydi, öbür tarafa geçtiğinde ise hükümdarıdır." (s. 40).

"Böylece, yerçekimi reddedilmiyor; ona üstün geliniyor. . . . Tüm doğa yasalarının tamamen olumlanması, ve doğa yasaları düzleminde kalmaktaki ısrar, bunun olanağını sağlıyor. " (s. 41).

Bu doğa yasaları denen şeyin olumlanması ona hükmetmekte yatan çıkar adınadır; onlara hükmettiğinde, yasalar insanın amaçlarına hizmet edecektir. Dessauer'in teknolojinin olumlanması çağrısının anlamı: olumlamanın olumlanmasıdır --hakimiyet araçlarına hakimiyet. Bu çifte "Evet"le devreye sokulan geleceğin çelik öznesidir: bu, sözkonusu öznenin kendi kendine daha fazla hükmetmesinden ayrı değildir: işte bu nedenle her çağın hakimiyet kuramı sürekli kahramanlıktan bahseder. Bunun anlamı, kendini daha fazla zorlamaktan başka bir şey değildir; cesaret retoriği burada kendiliğin daha fazla yok edilmesine cesaret anlamına gelir.

Makinanın kendisi de, mucit onun işlediğini gördüğü anda, mucite bir "Evet"i dillendirir. Makina "varolduğu anda“, özel bir ontik niteliğe sahiptir: doğada daha önce varolmayan, ve ancak şimdi, icadın tini onun inşa ettiği için, varolan bir şeyi bedene büründürür. "Biz bir yaradılış gününün ortasındayız" (s. 52).

Dördüncü Reich ne anlama gelir?

"Kant, dünyayı bütünüyle kapsayıcı bir görüşün bilinciyle, üç alanı (Reich) birbirinden ayırdı. İlki, doğa bilimleri alanıydı; buna ilişkin eserine "Salt Aklın Eleştirisi" dedi. . . . Giriş sorusu, "doğa bilimi nasıl olanaklıdır?"dı. Cevabı: algı formları, zaman ve mekan ... ve aynı bunlar gibi a priori anlak formları, ... deneyimin işlendiği kategoriler sayesinde.(s. 54) " İşte görüngülerin bilgisi olarak doğa bilimi bu zihinsel donanım sayesinde mümkün olur. . .

Kant ikinci alanı ahlak yasasının deneyimlenmesinde, istenci yönlendiren o kudretli, koşulsuz (kategorik) emirde keşfediyor. . . . Birinci alanın kuramsal aklı bu ikinci alana müdahale edemez, burada duyular-üstü olanı istencin yaşamına erişilir kılan,  daha yüksek, pratik akıl hakimdir. . . (s. 55)

Kant'ın düzenlemesinde, iki alan arasındaki sınırlar birinciyi ikinciden tamamen ayırır. Ancak, buna mahkum muyuz? İki alan arasında Kant'ın kendisinin bile aralık bıraktığı bir kapı var. Üçüncü alanda, mesele "hissiyat", deneyim nesnelerinin yargı gücü aracılığıyla amaca (Zweck) tabii kılınması meselesidir. Bu alan, estetiğin ve erekselliğin (zweckmäßig) alanıdır. . .  . (s. 56)


Heinrich Hoerle, "Denkmal der unbekannten Prothesen", Bilinmeyen Protezler Anıtı  {İnsan-makina üç figür}


Ancak çağdaş yaşamla en derinden ilgili boyutun bilgisini Kant'ta bulamayız. "Dördüncü alanda , teknolojiyi sunan yeni bir ülkeye adım atıyoruz". Dördüncü alan, icadın, ilk olarak insan tarafından var edilenin (Dasein), hala icat edilebilir ve gerçekleştirilebilir olanın kestirilemez potansiyelinin alanıdır. Dessauer'e göre, teknolojinin anlamı, uykuda bekleyen Dördüncü Reich figürünü gerçekliğe icatlarla çağırmaktan başka bir şey değildir. Sanki teknoloji orada bizim için daha önce varolmayan, yeni deneyim nesneleri, makinalar, yaratmak adına Kant'ta bize erişilmez kalan kendinde şeyler dünyasına giriyordur. Ancak, makina, 'kendinde şey', varlığının olanaklılık koşulları anlağa erişilmez kalan "dışsal" bir yaratım değildir; o bizim sayemizde vardır. Ancak aynı zamanda, "onda işleyen şey" sadece bizden kaynaklanmaz; onda "benden kaynaklanmayan bir güç" (s. 60) vardır. İcatlarda dünyayı alt üst edecek bir kuvvet yatabilir. Dessauer maddi doğa görüngüsü olmasına rağmen, sadece insan müdahalesiyle üretilebilen röntgen ışınları örneğindeki ontolojik muammadan bahsediyor; bu ışınlar, daha önce varolmayan yeni bir enerji biçimi oluşturuyor. Bu nitelikteki icatlar varlık alanının ontolojik zenginleştirilmesidir -- ki böylece insan da varolanın yaradılışına ortak olmuştur. Yaradılış insan aracılığıyla kendini çoğaltır. Doğanın, verili olanı teknolojinin üst-doğasına yükselten insana sunduğu sadece hammaddelerdir.



Ama insan tarafından icat ve inşa edilen her şey de onun karşısında dışsal bir doğa gücü,

-"sıradağlar ya da körfez akıntıları gibi belirir. İnsanlar tepki vermek zorundadır. Dağlarda yaşayan kişi, dağlara uygun yaşamak zorundadır. Teknolojinin gücü de böyledir. (s. 65).

... Teknolojinin yeni yaratılan biçimlerinin gücü, temelde bir dağın, nehrin, buzul çağı ya da bir gezegenin yaradılışınınkiyle aynı özerkliğe sahiptir. Bu, sadece tanığı olmakla kalmayıp bizzat müdahil de olduğumuz süregiden yaradılış olgusunun sarsıcı çevrenini daha da şiddetlendirir. İnsanın yaradılışa aktif olarak katılması, ancak bunun sonucunda, yarattığımızın öngörülemez bir özerk güçle neden olduğu etkilerle görünür dünyada kalması,dehşetengiz bir kaderin işaretidir: Ölümlülerin yeryüzündeki en büyük yaşam deneyimi. (s. 66).

Bu teknoloji felsefesi insanı evrenin yeni yaratıcısı olarak kavradığından kendini kahramanca bir optimizmle ifade eder. İnsan, ezici sefalet karşısında hiçbir zaman boynunu bükmemeli, Dördüncü Reich'tan, sürekli, sorunların çözümlerini halihazırda içinde barındıran, sadece bulunmayı "bekleyen" yeni yeni figürler getirmelidir. Böylece doğanın yanında, insanın "yarattığı" "dinamik bir metakozmos" gelişir.


Dördüncü Reich'tan güzel haberler: "(Aachen'deki Rotawerken şirketinden mühendis Meyer'in icat ettiği) Rota kolu, Jagendberg kolundan daha hafif ve hoş görünümlü. Bu kol, hareket kabiliyeti açısından insan kolundan çok daha üstün ... "
Yukarıdaki fotoğrafta, çalışırken kullanılan ayarlanabilir pençesiyle haftaiçi kolu ve  cazip taklit eliyle pazar kolu yan yana.

Bu felsefenin absürd taraflarına dikkati çekmemiz gerekli mi? Onun düzenbazlığı --bir kez daha-- özne kavramında yatar. Bu öznenin kahramanlığı, herhangi bir sorun ya da çileyi "kendisinin" kabul etmeyi reddetmesinden başka bir şey değildir. Ben'in kahramanlaşmasının nedeni zayıf olmaktan duyduğu aşırı korkudur. Ben kendini "kurban eder", çünkü kazanmayı umuyordur. Teknoloji bu nedenle sorunların total bir çözümü olarak görünür. Teknoloji bir gün, filozofun iması budur, tüm sefaleti ortadan kaldırmış olacaktır. Filozof, şaşırtıcı bir miyoplukla "icadın" yıkıcı yanını göz ardı eder. Kahramanlıktan ve çelikten müteşekkil savaşçı özne kendi yıkıclığını görmemek zorundadır. Tabi kılınmış dünyanın, tekniğin dünyasının ızdırabı karşısında çökme tehlikesi ne kadar fazlalaşırsa, bu özne kahraman pozuna o derece yoğun bir optimizle bürünür. Bu kuramın merkezinde, tamamen proteze dönüştüğü için artık acı çekemeyen bir özne yer alır.

Total-prostetik ve Teknik Sürrealizm

Çağın tinini teşhise koyulan bir düşünce tarihi, iç dürtülerin ve krizin dışarıdan zorlayıcılığının etkisiyle, kendilerini daha iyi kontrol eden bireylerin hiçbir zaman dudaklarından dökülmeyecek ifadeleri dillendiren tarihsel kişiliklerin gevezeliğine çok şey borçludur. Genellikle, normal addedilenler susmayı daha akıllıca bulurken, konuşanlar hafif kaçıklardır. Bu, aksi halde kimsenin kendilerinin söylediği kolaylıkla aydınlatamayacağı şeyleri üstün zekayla açığa çıkaran, zorunlu gevezelerden biri de 1934’te yeni Alman Tini‘nin izinde Technokratie, Autarkie, Genetokratie adlı ((Teknokrasi, Otarşi, Genetokrasi ((“üstün gen”lilerin iktidarı)))) içerisinde merak uyandıran ayrıntılı bilgilerin megalomanyak-gösterişçi bir perspektifle yanyana, esrarlı, idiosinkratik bir spekülasyon oluşturduğu, gülünç bir kitap basan “dışavurumcu filozof” (Scholem) Adrien Turel’di.

Bu metin geleneksel sınıflandırma kategorilerinin hiçbirine uymaz, ne monograf, ne deneme, ne de teorem ya da manifesto değildir. Kuramsal bir sürrealizmin tikel belgesi olarak, sınıflandırmaya gelmez. Üslubu hem ciddi ve kibirlidir, hem de aynı zamanda en farklı şeyleri dahi biraraya getiren görünüşte oyunbaz eğilimiyle kaçamaklıdır. Göçebe ve tarıma dayalı yerleşik yaşam üstüne cümleler bir oyunmuşçasına yerlerini hızlıca sanayicilik, metalurji, kuantum teorisi, klimatoloji ve zaman felsefesi, düşük sıcaklık fiziği ve astronomi üstüne düşüncelere –Aurignac evredeki insanlardan jeopolitik iktidar yapılarının matematik modellemesine dek—bırakır. Türin’in tarih felsefesi alanının Achternbursch’uymuşçasına** kanaatlerini haykırdığı aklı karışık yüksek zekanın bu panayırında az bulunur incilere --protez kuramı ve teknoloji felsefesinin birbirine bağlanması-- rast gelmek mümkün:

“Teknoloji sadece protezdir; teknoloji için çalışmamız, farklı mahiyetteki özleri ve ilgileri kavrayabilmemiz için kendi otantik özümüzü (Wesen) terketmemize yönelik baskıdan kurtulmaktan, ki böylece kendi insanlığımızı, Almanlığımızı terketmemiz gerekmez, başka bir şey değildir." (s. 34). 

Turel, çıgınca bir realistlikle, Batı teknokrasisinin, ona, kumandan ve önder (Führer) olarak dünyanın kendisine yetişmeye çalışan diğer bölgelerine karşı --özellikle, Batılı düşünce modelini, tekniği ve protezleri çoktan benimsemiş Japonya'ya karşı -- total bir egemenlik garantileyecek, yeni bir aşamasının hayalini kuruyor. İşte sadece bu, yeni çağın toplum psikolojisi olabilir. Düşünce modelini işleyerek tamamlayan felsefenin kendisi de,

"heybetli ve gelecekte vazgeçilemez olacak, en azından uçağın, denizaltının, otomobilin vs. protez sistemine denk bir protez sistemine evrilir. " (s. 34).

"Teknik ve bilimsel protez sistemimizi koruyan büyük patenti, fabrikasyon yöntemlerini o bölgelere bizzat bizim tanıtıp tanıtmamamızdan tamamen bağımsız olarak, artık ikinci bölgenin erişiminden saklama şansımız olmadığı ve yakın gelecekte üçüncü bölgenin erişiminden saklama şansımız olmayacağı (bugün ikinci ve üçüncü dünya dediğimiz bölgeler --Sloterdijk'in notu), verili bir gerçekse de, öte yandan unutmamamız gerekir ki, biz kendimiz makinanın protez stilinde şimdiye dek eriştiklerimiz açısından en azından devasa bir gelişme kaydediyoruz, tümünü birden Teknik Totalprotez ifadesiyle adlandırabileceğimiz bir gelişme.. .

Tipik bir erkek eseri olan bu protez sistemi, sadece onun doğum öncesi anne karnında tümden kuşatılmışlığı ile karşılaştırılabilir.

Hangi cinsiyette olursa olsun (!), herkes, doğum öncesi dönemde, her besleyici toprağın, her korunmalı bölgenin, ki her cezaevinin de, en büyük örneğinde yaşamıştır, yani anne karnında kapatılmışlığı deneyimlemiştir. Teknokratik protezler, iktidar, finansal iktidar ve teknik aygıtların tekil breylerin koşulsuz olarak kuşatılmış göründüğü bütünsel bir kapsayıcı sisteme evrilmesi, bunun eril karşılığıdır. 

İngilizlerin savaş uçaklarının total proteziyle Himayalar üstünde uçması, ve bunu tamamen sistematik bir biçimde, tüm filolarıyla yapmaları, ne bir rekor kırma çılgınlığı, ne de para israfı değil tüm Hindistan için İngiltere ve Avrupa'nın üstün prostetik gücünün sembolüdür. . . ." (s. 59/60). 

Bu kadar berrak bir görüşe sahip olmak için bir düşünürün zihninin ne kadar bulanık olması gerekir? Delilik yöntemin tamamen içine işlemiş. Bunun dışında, Turel'in metnini takip edemeyenler, yazarı kişisel olarak tanıyan ve henüz daha 20li yıllarda Turel'in ifadelerinden "tek bir sözcüğü bile anlamadığını" harfi harfine yazan Gershom Scholem ( Von Berlin nach Jerusalem, s. 157/58) örneğiyle teselli bulabilir.

----


*İngilizceye çevirenin notu: Grotaz, "grosster Techniker aller Zeiten"ın kısaltması ve Goring'in megalomanyak, tahkir edici lakabı "Grofaz"la kelime oyunu.
** İngilizceye çevirenin notu: Alman yönetmen.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme