Sakat Hareketi -ABD Giris


Sakat Hakları Hareketinin Siyaseti

Ravi Malhotra

Son birkaç onyıl boyunca, endüstrileşmiş Batı'da sosyalist sol; kadın hareketi, sivil haklar hareketi, ırkçılık-karşıtı hareketler, gay ve lezbiyen özgürleşmesi hareketi gibi bir dizi aktivist toplumsal hareket tarafından daha kapsayıcı olması yönünde zorlandı. Bu örneklerin her biri, solu eşitlikten ve ezilen grupların özgürleşmesinden ne anladığına dair temel önemdeki sorularla yüzleşmeye itti. Solun formülasyonları bazılarına ciddi derecede eksikli görünebilirse de, en azından bu süreçte meselelerin açıklıkla tartışıldığı ve bu tartışmaların katılımcı taraflar için zenginleştirici olmuş olduğu söylenebilir. Ancak sakat hakları mücadelesi sözkonusu olduğunda, soldan pek de kimsenin, sosyalist bir perspektife dayanan ilk elden bir sakatların özgürleşmesine yönelik politika geliştirmek şöyle dursun, sakatlık ve sol ilişkisinde üzerinde düşünülmesi gereken meseleleri bile ciddiyetle ele aldığı söylenemez. Öte yandan, Batı'da refah devletinin altını oymayı amaçlayan neo-liberal politikaların gittikçe daha başat hale geldiği günümüzde, sayıları 50 milyonu aşan sakat Amerikalı için sakatların özgürleşmesi talebiyle örgütlenecek karşı-hegemonik bir politika her zamankinden fazla bir önem ve aciliyet taşıyor. Yazının bundan sonrası, bu amaca yönelik alçakgönüllü bir ilk deneme mahiyetinde.


Sakatlığın Kısa Bir Tarihi
Aydınlanma ve Endüstri Devrimi’nden önce, Batı'da sakatlara hiç şüphesiz iyi davranılmıyordu. Dine dayalı batıl inançlarin ve cezaların kurbanı olan sakatlar, Ortaçağ Avrupası'nda sıklıkla kötülük, büyücülük, hatta şeytanla ilişkilendiriliyordu. Çocukların sakat doğması, çoğunlukla annelerinin şeytani inançlarının bir sonucu gibi görülüyordu -- ki bu durum o zamanın sadece engelsizci [ableist] değil, patriyarkal değerlerini de gözler önüne seriyor. Ancak, şu da doğru ki, feodal dönemde, sakatlar büyük oranda tarımsal üretime dayalı bir üretim sürecine, farklı oranlarda da olsa, bir katkıda bulunabiliyorlardı. Ayrıca, hastaneye yatırılıyorlarsa da, bu, görece küçük Ortaçağ hastanelerinde, tedavi için değil, şikayetlerini hafifletecek bir bakım için oluyordu.

Endüstrileşme beraberinde fabrika sistemini ve ücretli emeği getirdi. Bu durum ise işçiler için kendilerine verilen görevleri spesifik zaman standartlarına uygun olarak yapma zorunluluğunu getirdi. Bir sakatlık nedeniyle bu zorunluluğu yerine getiremeyenler, yukarıda dendiği gibi, daha önceki sermaye birikimi rejimlerinde üretime katkıda bulunabilecek kişiler olsalar dahi, bu yeni dönemde sapkın olarak yaftalandılar. Böylece, marjinalize edildiler ve işgücünden dışlandılar. Bu durumla paralel bir şekilde, 'engellilik' kavramı, belirli bir yardımı hakeden yoksullar ve hiçbir yardımı haketmeyenler gibi iki kategori arasında belirleyici bir sınır oluşturur hale geldi. Ancak, dikkat çekicidir, engellilik kavramı bu dönemde dahi tıp bilimi ile sınırlı, statik bir kavram olarak işlemiyordu; aksine ekonominin durumuna, emek pazarının ihtiyaçlarına, emek hareketinin ve sınıf savaşımının durumuna bağlı olarak değişen, hareket halinde, değişken bir sınır kategorisi olarak işliyordu 'engellilik'. 



Sakatların toplumdan dışlanmasına yönelik büyük-çaplı kapatma pratikleri, sakatların akıl hastaneleri, hastaneler, çalışma evleri ve hapishaneler gibi bir dizi kuruma yerleştirilmeleriyle, ki buralarda çoğunlukla yoğun bir istismara da maruz kalıyorlardı, 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleştirildi. Bu noktada da yinelemek gerek, sakatların kurumlara hapsedilmeleri doğrudan fiziksel sakatlıklarından kaynaklanmıyor, iktisattaki gelişmeleri yansıtıyordu. 19.yy'nin sonunda demir, çelik ve demiryolu gibi ağır sermayeye dayanan endüstrilerdeki hızlı gelişme, çok daha yüksek düzeyde bir fiziksel kapasite ve beceriyi istihdam için bir gereklilik haline getirdi. Bu durum da, çalışamaz olarak nitelenenlerin kurumlara kapatılma oranlarında bir artışa yol açtı. İç savaş da birçok sakat gazi yaratmıştı. 1870 ve 80'lerde ekonomideki uzun durgunluk döneminde de, sakatların kurumlara kapatılma oranı, yine bu kapatılmanın ekonomiyle bağlantısını gösterircesine, arttı. Bu tür pratikler 20.yy'de de devam etti. 



Geç 19.yy ve erken 20.yy'de öjenik hareketinin ve sosyal darwinizmin yükselmesinin de sakatların maruz kaldığı zulüm açısından önemli bir rolü oldu. Bu bağlamda temel önemdeki metin Charles Darwin'in 1859'da basılan 'On the Origin of the Species' başlıklı eseridir. 1871'de yazdığı'The Descent of Man and Selection in Relation to Sex'te Darwin şöyle diyor:
"Öte yandan, biz uygar insanlar, elenme sürecini kontrolümüz altına almak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz; embesiller, sakatlar, ve hastalar için tımarhaneler ve sığınma evleri yapıyoruz; yoksullar yararına kanunlar çıkartıyoruz; ve tıp adamlarımız da herkesin hayatını kurtarabilmek için son dakikaya kadar uğraşıp duruyor. Böylece, toplumun zayıf üyeleri türlerini devam ettirebiliyor. Evcil hayvanları gözlemiş hiç kimse böyle bir durumun insan ırkı için son derece zararlı olduğundan şüphe etmeyecektir".

Sosyal darwinist retorik sakatların kapasitelerine dair cahilce ve engelsizci [ableist] varsayımları beyaz ırkı göçmenlerin zararlı etkilerinden korumaya yönelik ırkçı endişelerle birleştirmişti. Böylece, sakat çocukların doğması ırksal saflık için büyük bir tehlike olarak görülmeye başladı. Trajiktir, bu sinir bozucu ideolojik anlayışın çok da 'gerçek' sonuçları oldu. Birleşik Devletler Yüce Mahkemesi 1927 tarihli meşhur 'Buck v. Bell' [Bell'e karşı Buck] davasında sakatların zorunlu sterilizasyonuna izin veren bir Virginia kanununun anayasaya aykırı olmadığına karar verdi. 1938'de 33 eyalette sterilizasyon yasası yürürlükteydi. 1921 ve 1964 yıları arasında 63.000'den fazla sakat sterilize edildi.

Holocaust ve Sakatlara Uygulanan Zulüm
Öjenik'in sapkın mantığı Nazi Almanya'sında hem Holocaust'tan önceki yıllarda hem de Holocaust sırasında sakatlara uygulanan vahşi zulümle iyice çığrından çıktı. Bugün Holocaust üzerine zengin bir literatür var; ama sakatlara yönelik Nazi politikaları bir araştırma konusu olarak pek dikkat çekemedi henüz. Oysa ki sakatlar Nazi rejiminin belli başlı hedeflerinden biriydi; bu rejim döneminde zihinsel engellilerden kör ve sağırlara, psikiyatrik engellilere kadar yüzbinlerce sakat sterilize edildi. Okullardaki propagandalar sakatların devlet için ekonomik bir yük olduklarını söyleyerek sakatlara  doğrudan saldırıyordu. Bu durum, çok geçmeden doktorlarca yürütülecek canice bir programa evrildi: sakat bebek ve çocukların yok edilmesi -- zaten bu program Holocaust'un habercisi gibi görülebilir. 1945'e gelindiğinde 5000 civarı çocuk zehirli enjeksiyon, aç ve tedaviden yoksun bırakma gibi yöntemlerle ya da kimyasal savaş silahlarıyla öldürüldü. 1939'da program sakat yetişkinleri de kapsayacak şekilde genişletildi. Bu program Roma Katolik Kilisesi'nin baskısıyla 1941'de sonlandırılıncaya kadar, yüzbinlerce sakat öldürüldü (ancak kilisenin Holocaust'un diğer yönlerine karşı tutumu bu programa karşı tutumu kadar açık değildir; bu durum bazı soruların doğmasına yol açabilir). Yine de tıp doktarlarının uyguladığı ötenazi hastanelerde 1941'den sonra da devam etti.

Savaş sonrası yaşananlara bakmak sakatların sterilizasyonunun ve yok edilmesinin nasıl da gözardı edildiğini göstermek bakımından önemli. Hatta, sakatların Nazi rejiminde sterilizasyonunun Nüremberg davalarında cezalandırılamamasının nedeni benzer yasaların ABD ve diğer ülkelerde de bulunmasıydı. Sakatların imhası da büyük oranda gözardı edildi. Sakatların ailelerine tazminat ödenmedi, ve vakalar da Nazi devletinin politikalarına maruz kalan ayrı bir grup olarak yargılanamadı. Birleşik Devletler ve diğer ülkelerde sterilizasyon ve kurumlara kapatma pratikleri, bireysel haklara verilen önemin artmasıyla beraber daha kısıtlı bir ölçekte de olsa, savaş sonrası Keynesyen dönemi de kapsayacak bir süre boyunca devam etti.

Sakat Hakları Hareketlerinin Doğuşu
Sakat hakları hareketleri, en temelde, bir grup olarak sakatların güçlendirilmesini [empowerment] hedefliyor. Bugün sakat insanların hem Amerika'da hem de diğer önde gelen endüstrileşmiş Batı ülkelerinde en marjinal konumdaki yurttaşlar arasında oldukları düşünülürse, hedefin bu olması pek de sürpriz olmasa gerek. Yoksulluk düzeyleri, işsizlik oranları ya da eğitim düzeyleri olsun, toplumbilimcilerin bildiği istatistik ölçütlerinin tümüne göre sakatlar çok vasat bir konumda görünüyor. Ekonominin çok iyi durumda olduğu zamanlarda bile, sakatların işsizlik ve yoksulluk oranları "normal"lerden çok daha fazla. Ancak, solda dahi, sakatlığın temelde bireyin medikal sakatlanmasından kaynaklanan kişisel bir sorun olarak algılanması güçlendirme [empowerment] amacının altını oyuyor. Sakat bireyin 'başarısızlığının' ana nedeninin tıbbi sakatlığı olduğu düşünülüyor.

Sakat hakları hareketlerinin mottosu ise sakatların maruz kaldığı ayrımcılığın ve ezilmelerinin temel nedeninin kapitalist sisteme özgü yapısal dinamiklerde ve toplumun tutumunda yattığı. Bu anlayışa göre, sakatlar kamu hizmetlerinden yararlanmaları için gerekli olan tekerlekli sandalye ile erişilebilirlik koşullarının sağlanmaması, eğitim kurumlarının ve işverenlerin kör ve görme engellilerin aktif katılımını sağlayabilecek şekilde alternatif materyaller sunmaması, ve gelir desteği ve tıbbi hizmetlerden yararlanmak isteyen sakatların karşılarına çıkan karmaşık bürokratik mekanizmalar gibi 'engeller' yüzünden 'engelli' {"toplumsal sakatlık} oluyorlar. Yani, dikkatlar engellilerin tıbbi sakatlıklarına (medikal model) değil, engellilerin ezilmesine neden olan toplumsal ve siyasi koşullara çevrilmeli diyor bu anlayış. Başka türlü ifade edersek, engellilerin özgürleşmesi mücadelesinde ilk adım temel bir paradigma değişimi olmalı. 


Ancak, nasıl ki, feminist hareket farklı perspektiflere sahip sayısız kampa bölündüyse, sakat hakları hareketleri mücadelesi başlığı altında toplanabilecek örgütler benimsedikleri siyaset, strateji ve taktikler yönünden kendi aralarında önemli ölçüde farklılaşıyor. Sakatlar için, bazen de sakatların aileleri tarafından, birçok yardım kurumu kuruldu; ancak bu kurumlar sakatların kendilerinin kontrolünde değil ve tutarlı bir şekilde yukarıda bahsettiğim toplumsal-siyasi sakatlık modelini benimsemiyorlar. Sakatların çoğuyla ortak çıkarlar temelinde bir dayanışma sağlamaya çalışmak yerine, hitap ettikleri grupları medikal sakatlık modeline göre, dar tıbbi kategorilere dayanarak oluşturuyorlar. Ayrıca, 'aşağıdan' örgütlenen sakat gruplarının aksine, genelde devletten hatırı sayılır miktarda yardımlar aldıkları için, üyeleri sıkı finans politikalarını ve genel olarak devlet politikalarını eleştirmek istediklerinde örgütün devamlılığı tehlikeye girebiliyor --bu nedenle bu tür karşı seslere pek de sempati ile bakılmıyor. Daha önemlisi, bu kurumlar açıkçası sakatların görüşlerini yansıtmıyor; aksine, sakatların karşılaştıkları problemlerin çözümünde en çok doktorlar, sosyal hizmet uzmanları ve mesleki terapistler gibi teknokratların dediklerinin önemli olduğunu düşünüyorlar.

Bu duruma karşılık, güçlenme ve öz-belirlenim isteyen sakatlar kendi örgütlerini kurmaya başladılar. League for the Physically Handicapped örgütü iyi bir örnek. Bu örgüt 'Works Progress Administration' ile mümkünleşen sakat istihdamına rağmen, sakatların hala ayrımcı bir şekilde istihdamdan dışlanmalarını protesto etmek için sivil itaatsizlik eylemlerine girişen birkaç yüz sakat tarafından kuruldu. Yine de, sakat siyaseti ancak 1960'larda Yeni Sol'un filizlenmesinden sonra önemli ölçüde köklendi. Kadın hareketinin yeniden canlandığı, Sivil Haklar hareketinin, Vietnam Savaşı'na karşı hareketin, ve gay ve lezbiyen hareketlerinin ortaya çıktığı bir konjonktür sakatların örgütlenmeleri için uygun bir ortam sağladı.

Aslına bakarsanız, Independent Living [Bağımsız Yaşam] adlı engelli hareketinin ortaya çıktığı yer de, sol örgütlenmenin merkezi bir yeri ve ünlü Free Speech hareketinin de doğduğu bölge olan Berkeley oldu. Rolling Quads adlı üniversite öğrencisi sakatların öncülüğünde, sakatların kendileri tarafından örgütlenen yeni bir siyasi hareket güç kazandı. İlk Bağımsız Yaşam merkezi Berkeley'de kuruldu, ve bu merkez sakatların katılımını önleyen toplumdaki yapısal ve tutumsal 'engelleri' hedef aldı. Artık, ulaşımın erişilebilirliğinden tutun, sakatlara günlük aktivitelerinde yardımcı olacak kişisel bakıcı hizmetlerinden yararlanma hakkına, sakatların yüksek oranlarda maruz kaldığı fiziksel ve cinsel tacize (ki bunlar sadece 'kişisel' sorunlar olarak algılanegelmişti) değin birçok konuda sakatların siyasi mücadelelerini yürütebilecekleri bir organ vardi. Artık fiziksel erişilebilirlik ve sakatlara yönelik tutumlar gibi sorunlarla, aynı kadın hareketinin, şiddet sorunu olsun, ücretli ev emegi talebi olsun, kadınların ezilmelerine karşı mücadelesinde yapmış olduğu gibi, bunları politik meseleler olarak sorunsallaştırarak mücadele edilebilirdi. Birkaç yıl içinde hem Amerika'da hem de Kanada, İngiltere ve Brezilya gibi bir dizi ülkede yüzlerce Bağımsız Yaşam merkezi aktif hale geldi.

Ancak, Bağımsız Yaşam hareketinin sınırları kısa sürede açığa çıktı. Bu hareket sakat haklarını sakatları bir serbest piyasa toplumunun eşit haklara sahip tüketicileri olarak koyutlayan bir çerçeve dahilinde savunuyordu. Ayrıca, sakat topluluğunun tümünü temsil etmiyor, sıklıkla sakat kadınların, beyaz olmayanların ve gay ve lezbiyenlerin görüşlerini dışlıyordu. Piyasanın sınırlayıcı etkilerini sorgulamayarak kendi kendini sınırlandırdığı için bu hareket sakatları güçlendirmeye yönelik radikal potansiyelinin altını oyuyordu. 



Sakat örgütlerinin arasında aşağıdan örgütlenerek toplumu dönüştürmek için çaba sarfeden daha radikal örgütler de ortaya çıktı. Disabled in Action örgütü 1970 yılında kuruldu ve hem sakatların bilincini yükseltmek hem de Amerikan toplumundaki ayrımcı 'engellerin' varlığına dair bir farkındalık oluşturmak için doğrudan siyasi protesto taktiğini benimsedi. 1972 yılındaki başkanlık seçimleri sürecinde Disabled in Action örgütünün militanları, çoğu gayet politize ve Amerika'daki sakat hakları mücadelesinin önemli destekçileri olan sakat Vietnam Savaşı gazileriyle Başkan Nixon ile kamera karşısında bir tartışma yapmak talebi dahilinde biraraya geldiler. Ayrıca Nixon'un sakatlar için düzenlenen çesitli programlara kaynak sağlayacak bir harcama önergesini veto etmesinin ardından Lincoln Memorial'da [Abraham Lincoln Aniti] bir gösteri örgütlediler. 



1970'lerdeki sakatların özgürleşmesini amaçlayan siyasi hareketlerin tepe noktası, 1973 yılında kabul edilen Rehabilitasyon Yasası'nın 504. maddesi uyarınca yapılması gereken düzenlemelerin yürürlüğe girmesi amacıyla düzenlenen protesto eylemleri sırasında gerçekleştirilen, San Fransisko'daki işgal eylemi oldu. Sözkonusu düzenlemelerle, federal makamlar, sözleşmeler ve devlet üniversitelerinde sakatlık bazında yapılacak ayrımcılıklar yasadışı hale gelecekti. Daha önceki hükümetler bu düzenlemelerin yürürlüğe girmesini ertelemişti; ancak yeni Carter Hükümeti'nin bu düzenlemeleri yürürlüğe koyma sözünü yerine getireceği yönünde genel bir beklenti vardı. Demokrat siyasetçilerin tereddütleri ve bu düzenlemelerde eğitimde ve kamusal yaşamın diğer alanlarında ayrımcılığın devam etmesine izin verecek değişiklikler yapmak istedikleri açığa çıkınca, sakat hakları için mücadele eden aktivistler Amerika boyunca dokuz şehirde harekete geçti. Washington'da üçyüz protestocu Sağlık, Eğitim ve Sosyal Yardım [HEW] Sekreterliğini işgal etti; işgal, ofisin telefon hatlarının otoriteler tarafından kesilmesine ve eylemcilere yemek götürülmesine izin verilmemesine rağmen yirmisekiz saat boyunca devam etti. Protesto gösterilerinin çoğu kısa sürede sona erdiği halde, hareket San Fransisko'da olağanüstü bir hal aldı. Bu şehirde, aktivistler HEW binasını 25 gün işgal etti; işgal tam bir zaferle sonuçlandı: düzenlemeler içlerinde hiçbir değişiklik olmaksızın yürürlüğe girdi. 



İşgale katılanların çoğu (bazen 120 kişiyi buluyorlardı) toplumsal adalet ve toplumsal katılım için mücadeleleri uğruna kelimenin tam anlamıyla yaşamlarını riske atmıştı, zira yanlarında ne kişisel bakıcıları ne de yardımcı gereçleri vardı. Ancak, farklı sakatlıklara sahip sakatların ortak bir mücadeleye girişmelerinin etkisi, sakat hareketinin mihenk taşı olan bu işgal örneğinin gösterdiği gibi olağanüstüydü. Tıbbi teşhis kategorilerine dayanan rastgele bölünmeler yerine, birçok farklı sakatlığa sahip sakat ortak siyasi amaçlar uğruna birleşmişti. HEW işgali katılımcıların bilincinin çarpıcı bir biçimde dönüştüğü ve çoğunlukla gözardı edilen yaratıcılıklarının özgürleştiği nadir olaylardan biri oldu. Diğer toplumsal hareketlerle bir dayanışma da sağlanmıştı: İşgalcilerin yemeği sivil haklar için mücadele eden örgütler ve sendikalar tarafından sağlanıyor, Kara Panterler Parti’sinin [Black Panthers Party] yerel şubesinde hazırlanıyordu. Birçok katılımcı daha önce ezilmelerinin kişisel tıbbi problemlerden kaynaklandığını düşünürken, artık bir 'sakatlık gururu' edinmişti; bunun aşağıdan sakat hakları hareketlerinin örgütlenmesinde olumlu ve kalıcı etkileri olacaktı.

80'lerde ise, Amerika'da ve dünyada hüküm süren yeni-muhafazakar dalgaya rağmen, sakat  aktivistler bu elverişsiz koşullarda küçük ama önemli mücadeleler yürüttüler. Bu dönemde diğer toplumsal hareketlerin ve sosyalist çevrenin sakatların ezilmesi sorununa dikkatlerini görece çok az yöneltmesinin bir nedeni geniş anlamda solun bu zaman dilimindeki genel zayıflığında yatar. 1983'te Amerika'nın birçok şehrinde sakat aktivistler tarafından kamu taşımacılığındaki erişilemezlik sorununa dikkat çekmek amacıyla Amerikan Disabled for Accessible Public Transit (ADAPT) [Erişilebilir Ulaşımı Savunan Amerikalı Sakatlar] örgütü kuruldu. Bu örgüt kısa sürede benimsedikleri renkli ve 'çatışmacı' taktiklerle bilinir oldu; örneğin, endüstrinin engellilerin vatandaş olarak tam katılımını sağlayacak erişilebilirlik düzenlemelerine karşı düşmanca tutumunu vurgulamak amacıyla, birçok defa Amerikan Kamu Taşımacılığı Kurumu'nun [American Public Transit Association] kurallarını ihlal etti; ki bu bazen sakat aktivistlerin kitlesel olarak tutuklanmalarına neden oldu. Ayrıca çarpıcı bir sembolizm yeteneği ve stratejik deha da sergiledi bu örgüt. Örneğin, sakatların Amerikan toplumundan dışlandığı gerçeğine dikkat çekmek amacıyla, bu örgüte bağlı engelli aktivistler eylemlerinde önemli ama erişilemez haldeki kamu binalarının merdivenlerini sürünerek çıktılar (83 mermer basamaklı Capitol binası da dahil). Bu alanda bir tür zaferi garantilemelerinin ardından örgüt adını American Disabled for Attendant Programs Today [Hemen Şimdi Bakıcı Programları için Amerikalı Sakatlar] olarak değiştirdi ve doğrudan eylem taktiklerini sakatlara gündelik işlerinde yardımcı olarak kurumlara kapatılmaktan kurtulmalarını sağlayacak bakıcı programlarına olan ihtiyacı vurgulamak amacıyla kullandı.

Asağıdan bir sakat özgürleşmesi pratiği kurmaya çalışanlar için, ADAPT hem benimsenecek stratejilerin açabileceği olanaklar hem de sınırları açısından ilginç bir örnek olacaktır. Bir yandan, ADAPT'in eylem tarzı daha ılımlı engelli örgütlerince sert bir biçimde eleştirilmişti. Örneğin, Michigan'daki Bağımsız Yaşam merkezleri ADAPT'in etkinliklerini eyalet valisine yazdıkları bir mektupla kınayacak kadar ileri gitti. Öte yandan, ADAPT hiçbir zaman, kendi eylemlerine yön verecek ve örneğin yoksulluğa karşı mücadele eden aktivistler, bekar anneler ve evsizler gibi sosyal dönüşüm talep eden diğer gruplarla kalıcı birliktelikler kurmasını olanaklı kılacak tutarlı bir ideolojik perspektifi benimsemedi. Üstüne üstlük bazen kendi örgütlerine daha iyi davranılması uğruna, Cumhuriyetçiler de dahil, siyasetçilerle kurulan kişisel bağlantılardan yararlandı. Bu durum sivil itaatsizlik eylemleri sırasında polisin sert tutumunun biraz yumuşamasını sağladıysa da, ADAPT ve sakat hakları hareketleri için bu tür bağlantıların bedeli ağır oldu. İlk Bush (Sr.) hükümeti sırasında ADA [bkz. aşağıdaki bölüm] tartışılırken Başkan Bush'u 'utandırmamak' adına kendilerini Beyaz Saray'ın kapılarına zincirlemek istemediler. Bazı zamanlar ADAPT'ın bir toplumsal hareket olarak sahip olduğu potansiyelin altını oyan sey, iktidarın gözünde sözüne kulak verilecek bir örgüt olarak kalmasını isteyen, ve aynı zamanda, kuramsal netlik ve öncülükten yoksun olan ADAPT aktivistlerinin kendileri oldu.

Engelli Amerikalılar Yasası: Sınırlı bir Zafer ve Geri Tepki
1990 yılında Engelli Amerikalılar Yasasının (ADA) kabülü sakat hareketinin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Yıllarca süren mücadeleler ve lobicilik faaliyetleriyle elde edilen bu yasa, sakatlar için birçok açıdan bir zaferdi. Bilinç ve farkındalık düzeyini yükseltmesiyle dahi, dikkatlerin sakatlık meselesine önceki yıllardan çok daha fazla yönelmesini sağladı. ADA ve Rehabilitasyon yasasının 504. maddesi uyarınca en sonunda yürürlüğe giren düzenlemeler fiziksel erişilebilirlik koşullarında da hakiki gelişmelere yol açtı. Başarının ölçüsü başarıya gösterilen tepkidir ve sakatlar da toplumsal adalet için mücadele eden aktivistlerin yakından bildiği sağ tepkilere maruz kaldı. Tom Delay ve Pat Buchann'dan Newt Gingrich'e kadar birçok siyasetçi ADA'ya acımasızca saldırdı ve medyada bir dizi olumsuz ve çoğu zaman cahilce makale yayımlandı. Sadece ekonomik ilişkileri dönüştürmeye odaklanan solcuların, devlet binalarına ve okullarına, üniversitelere ve özel şirketlere erişilebilirlik koşullarının Amerika'da, Kanada'dan, birçok sosyal demokrat Avrupa ülkesinden ya da Avustralya'dan çok daha iyi olduğunu hatırlamaları yerinde olur.

Öte yandan, ADA'nın yapısal çerçevesi (Martha Russell'in zekice ifadesiyle "serbest piyasa sivil haklari") şikayette bulunma sorumluluğunu bireylerin omzuna yüklüyor ve işyerleri ile işverenlerin her türlü erişilemezlik şikayetinden muaf oldukları uzun süreli 'proje başlatma dönemleri'ne izin veriyor. Bu yasanın ilk versiyonlarından biri çok daha kökten erişilebilirlik düzenlemelerini zorunlu hale getirecekti; ama kabul edilen şekliyle yasa sadece varolan binaların yenilenmeleri durumunda erişilebilir bir hale getirilmesi gerektiğini söylüyor. Ayrıca, kanunla şart koşulan düzenlemelerin en hafifleri sözkonusu olduğunda dahi bunların uygulamaya geçmesini sağlayacak mekanizmalar finansman sağlanmaması ve siyasi istenç yokluğu nedeniyle oldukça zayıf kalıyor. Örneğin, 1995'te, yani ADA'nin kabülünden yıllar sonra dahi, Los Angeles'ta federal binaların tahminen sadece yüzde 20'si yasanın erişilebilirlik standartlarına uyuyordu. Bir araştırma, ADA'nın getirdiği sivil hakların pratikte sağlanmadığı şikayetiyle açılan, Adalet Bakanlığı'nda kayıtlı her üç davadan ikisinin kaynak yetersizliği nedeniyle incelenemediğini bulgulamıştı. 1990'dan 1994'e kadar EEOC'ye [İstihdamda Fırsat Eşitliği Komisyonu] işe almada engellilik bazında yapılan ayrımcılıklardan yakınan 3600 şikayet geldi; ancak EEOC bu şikayetlerden ancak üçünü incelenmeye değer buldu. Üstüne üstlük, sivil hakların uygulanmasını sağlamaya yönelik mekanizmaların finansmanı için son derece yetersiz bir para ayrılmasına karşılık, Kongre, sosyal yardım programlarındaki bireylerin kendilerine sağlanan zaten oldukça az miktardaki yardımı hakedip etmediğini saptaması amacıyla Sosyal Güvenlik kurumuna sözkonusu mekanizmalara ayırdığı miktardan 10 kat fazla bir finansal destek sağlamaya istekli oldu.

Kapitalist toplumun tanımlayıcı özelliği iştir. Bu merkezi önemdeki kriter açısından, ADA'nın pek de bir gelişme sağlayamadığı açıktır. Sakatların büyük bir oranı işgücünün dışında kalmaya devam ediyor. 18-64 yaş aralığındaki yetişkenlerin yüzde 80’i tam ya da yarı-zamanlı işlerde çalışıyorken, çalışabilecek yaştaki sakatların sadece yüzde 29’u tam ya da yarı-zamanlı çalıştıkları bir işe sahip. ADA’ya rağmen sakatların işsizlik oranı yüzde 65-70 arası ve ağır sakatlıkları olanlar için bu oran yaklaşık yüzde 75. Bu durumun sonuçları açık: Sayım Bürosu verilerine göre, engelsizlerin yoksulluk oranı yüzde 13.5 iken, sakatlarınki yüzde 20’den fazla. SSI’ın (çalışmamış ya da çok az bir süre çalışmış engellerin faydalandığı ana gelir yardımı programı) sağladığı yardım miktarının yoksulluk sınırının yüzde 71’inde kaldığı düşünülürse, bu durum o kadar da şaşırtıcı olmasa gerek. Bunun dışında, zamanın siyasi ikliminde genel olarak sosyal yardım programlarına verilen destek de azaldı ve bu durumun özellikle sakat-ayrımcılığı nedeniyle işe giremeseler dahi, sıkı uygunluk kriterleri yüzünden SSI yardımı da alamayarak kendilerini tam bir bürokratik bataklık içinde bulan birçok sakat için çok zararlı etkileri oldu. 



Hak-temelli bir yaklaşımın hizmetlere fiziksel erişim koşullarında kazanımlar sağlayabileceği açıktır. Coşkulu bir ‘sakatlık gururu’nun ve (bazılarının sakatların deneyimlerinden ve karşılaşına çıkan engellerden bahsederken kullandığı, genelde oldukça postmodern felsefe kokan ifadeyle) bir ‘sakatlık kültürü’nün oluşması Amerika'nın sosyal dokusunu zenginleştirebilir. Fakat solcular için, sınıf analizini ciddiye alan bir sakat hakları pratiğinin sakatların çoğunun yaşadığı ağır yoksulluk ve işsizlik sorununa eğilmesi gerektiği aşikardır. Buradan yola çıkarak, bu gerekliliğin iktisadın kökten bir demokratizasyonunu savunan sosyalist davayı son kertede güçlendireceğine dair güçlü bir argüman öne sürülebilir. Sakatların topluma tam katılımı, kendine değer vermek ve tam zamanlı bir işe sahip olmak arasında kurulan ve kapitalist toplumlarda endüstri devriminden beri hakim olan bağlantıyı bozabilir. Ayrıca, bu, yeri geldiğinde bekar anneler ve sosyal yardım programlarındakiler gibi standart bir işte çalışmaya verilen temelsiz değerden mustarip diğer gruplarla ortak bir mücadeleye girmenin yolunu açar ve de kapitalizmde emeğin metalaşmasına dair daha yaygın bir farkındalık oluşturarak işçi sınıfı bilincinin yükselmesini ve topluca bir mücadeleyi olanaklı kılar.

Böyle bir dayanışma, elbette, fiziksel erişim, devletin ve özel sektörün gerekli materyalleri alternatif formatlarda sunması ve sakatların yaşamlarını bağımsız bir şekilde sürdürebilmeleri açısından son derece zaruri kişisel bakıcı hizmetleri için mücadelelerine devam edecek çeşitli, özerk sakat hareketlerinin varlığını dışlamaz. Ekonominin dönüşmesi amacı, sakat örgütlerinin ve genel olarak solun, spesifik reformlar için ‘aşağıdan’ kampanyalar örgütlemesini de dışlamayacaktır. Küçük değişimler birbirine eklenince SSI yardımlarına ulaşmada kolaylık, yardımların alınmasındaki saçmasapan gecikmelerin önlenmesi, sakatların işe alınmasını sağlayacak istihdamda ayrımcılık-karşıtı etkili programlar, iş koşullarını sakatlara uygun hale getirecek gerekli değişiklikleri yapmaları için işverenlere verilecek sübvansiyonların artması, ve, elbette, sağlık bakımının devletçe karşılanması gibi önemli kazanımlar sağlanabilir. Sakat hakları aktivistleriyle birlikte, hedef uzun dönemde gerçekleştirilecek bir dönüşüm iken, orta vadede de gerçek kazanımlar sağlamak için uğraşmak, yoksulluğa karşı mücadele eden akvitistlere, feministlere, sendikalara ve örgütlü sosyalist sola düşen bir sorumluluktur. 



Sakatlığın Özgürleşmesi Siyasetinin İki Ruhu
Bugünden bakınca bir mihenk taşı olarak görülebilecek makalesi ‘The Two Souls of Socialism’de [Sosyalizmin İki Ruhu] Amerikalı sosyalist eylemci Hal Draper toplumu yaratıcı bir şekilde dönüştürmeyi hedefleyen, aşağıdan, ‘sıradan’ sosyalizm ile bürokratik bir canavarlık olan yukarıdan sosyalizm arasında temel bir ayrım koyar. Sakatların özgürleşmesi siyasetinde de benzer bir bölünmenin varolduğu açık. Spesifik sakatlık kategorileri temelinde örgütlenen, ve kendilerine oldukça iyi derecede bir finansman sağlanan bürokratik örgütlerin yaptıkları çok yetersizken ve bu örgütler çoğu zaman daha geniş ölçekte bir dayanışma olanağının altını oyuyorken, ‘aşağıdan’ örgütlenen sakat örgütleri militan mücadeleleriyle sakatların güçlenmesine çalışıyor. Ancak, görünen o ki, en iyi sakat örgütleri arasında yer alan örgütlerden bazılarının dahi siyasi perspektiflerinde bir belirsizlik var. ADAPT’ın bile, yoksullar, evsizler, bekar anneler, ‘psikiyatri mağdurları' [psikiyatri tedavisinin bazı zararlı etkilerine dikkat çeken, “hastaların” zorla kurumlara kapatılmasını ve tedaviye zorlanmasını protesto eden aktivistlerce kullanılan bir terim. İng.: ‘psychiatric survivors’] gibi diğer marjinalize edilmiş gruplarla somut ittifaklar kurmasını sağlayacak tutarlı bir anti-kapitalist programı yok görünüyor. Ara ara Cumhuriyetçi politikacılarla yakınlaşması ise, ilkeli aktivistleri derinden rahatsız edecek nitelikte. Üniversitelerde yeni yeni filizlenen ve gelişmeye değer ‘sakatlık çalışmaları’ ise, trajiktir, en azından Amerika’da, sakatların gündelik hayatlarıyla bağlantısız, son derece karmaşık postmodern tartışmalara gömülmüş halde.



Yine de, ADAPT gibi organizasyonların taktiklerinin aşağıdan bir sakatlık siyasetinin içinde barındırdığı potansiyele işaret ettiği su götürmez. Devleti cesurca eleştiren, sakatlığın toplumsal-siyasal bir analizini yapabilmek için diğer toplumsal hareketlerden bağımsızlığını koruyan ama bu hareketlerle girilecek stratejik ittifaklara istekli; ayrıca tabanını sakat kadınlar, beyaz-olmayanlar, gay ve lezbiyenler arasında yaymaya çalışan böyle bir sakat hareketi kesinlikle nefes kesici olacak ve radikalleşen binlerce genç sakatın imgelemine hitap edecektir. 1977’nin güçlendirici [empowering] direnişini kucaklayacak ve onu kitlesel mücadele yürütebilecek coşkulu bir harekete dönüştürecektir. Böyle bir hareketin kapitalizmdeki istihdam koşullarına getireceği kökten eleştiri, sosyalist projenin işçi sınıfı emeğinin metalaşmasına karşı çıkma arzusuyla yakından bağlantılı olacak ve yarı-zamanlı çalışanlar, bekar anneler ve sosyal yardım programlarındakilerle dayanışmanın yolunu açacaktır. 21.yy’nin şafağında, neo-liberal saldırı şiddeti azalmaksızın devam ederken, küreselleşmenin etkilerine karşı harekete geçmek isteyen sakat aktivistlerin Draper’in mirasını sahiplenip sol aktivistlerle yaratıcı bir diyalog içinde ‘aşağıdan’, eylemci bir sakat hakları siyaseti pratiği örgütlemeye çalışmaları yerinde olur. Sosyalist solun böyle canlı ve önemli bir toplumsal hareketi görmezden gelmesi son derece vahim bir hata olacaktır.

Kaynak: New Politics Dergisi, Yaz 2001, Cilt 8, sayı 3.


(çeviri için teşekkürle)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme