(sağdan sola)
Tam bir sabır küpü.
— Biz, senin harikulade bir insan olduğunu düşünüyoruz.
— Bu hanıma dikkatle bak.


—Mücadeleye devam




Umarız Haziran başında yeni metin eklenecek.

Salın

Koltuk değneği kaydığı anda,
dünya sallandı.

Görüyorum -  havada asılı - değnek döşemeye takırtıyla düştüğünde,
fayans çatlamış.
Lavabonun köşesine sağ dirseğimle tutunup,
Sol koltuk değneğime yaslanarak dikildim;
tek bacaklı bir flamankuşu,
Uçmaya hazır.

Salın salın salın,
Kafamda anlık bir kargaşa:
Öne mi zıplamalı
Yoksa lavabonun kenarından milim milim mi ilerlemeli?

Düşen yoldaşıma doğru...
Koltuğumun altında
tutkuyla sarıldığım koltuk değneğim,
candan dostum,

Ne ilk düşüşümüz bu,
ne de en kötüsü

Salın salın salın,
Birazcık ilerliyor ve öne eğiliyorum,
Sağ elimin parmak uçları değneğe ancak değiyor.

Öne, daha da,
Dirseğim lavabonun üzerindeki yarı dolu  kahve fincanına çarpıyor,
Fincan yere düştü,
yuvarlanıp değneğimin yanında duruyor.
Kahverengi sıvı yolumun üstünde yayılıyor,
şekli göle benziyor,
Mutfak zemininde bir Michigan Gölü.

Daha da aşağılara eğilmek istiyorum,
Salın, hala salın,
Ama artık daha yakın,
Uzanıp alıyorum kaçkın dostumu,
Dikkatli bir reveransla,
Sağ koltuk altıma yerleştiriyorum.

Yükseliyorum,
Kül rengi sabah ışığında
bir Anka kuşu.

Ve sonra dev bir sıçrayışla
Gölün üzerinden atlıyorum,
Günümün geri kalanı için,
koridora doğru giderken.

                         Ruth Harrigan

Bir Engelliler Günü Konuşmacısının En Gizli Düşünceleri


Elbette, anlayışımız sonsuz size.
Çektiğiniz çile, 
ilgi alakamızı hak ediyor. 
Acı talihinizin, 
yükümlülüğünü üstlenmeliyiz.
Önümüzdeki ilk görev, 
hepimizin harekete geçmesi,
sizlerin esenliği için. 

Haydi, bu engelliler gününden,
en iyi biçimde yararlanın, 
Taleplerinizi öne sürün,
Şikayetlerinizi dillendirin. 
İçinizdekini haykırın dışarıya,
Sizi sıkıntıya sokan şeyi,
Sırtınızdaki ağır yükü, 
kabullenmesi zor, zor,
Kaderinizi. 

Tüm yaralarınız iyileştirilecek, 
Kusurlarınız telafi edilecek,
Çünkü kısa zaman sonra, 
kurulacak Bavyera Ormanı'nda, Çekoslavakya sınırında,
Maluliyetinizin yükünü azaltacak,
Merkez Yurdumuz: 
Tüm sorunlarınızı çözecek model. 

Bugün, alın haydi yerlerinizi önümüzde, 
tekerlekli sandalyelerinizle. 
Bizi protesto edin. 
Yarın Bavyera Ormanı'nda, 
daha farklı düşüneceksiniz, 
tamamen farklı. 

Çünkü önce sizi oraya defedeceğiz, 
geçici ikametiniz için;
Oradan da fırlatıp aya yollacağız sizi,
Sizi, nankör, 
pis kötürümler.


                                                                      Münih Kötürüm Kabaresi



Daha Güçlü Olmak İçin Güçleri Birleştirmek
Nadina LaSpina

New Politics, 5 Aralık 2012

Zuccotti Parkı’nın işgalinden (17 Eylül 2011) kısa süre sonra, sakatları son derece hızlı gelişen yeni Occupy Wall Street hareketine dahil olmaları için örgütlemeye başladığımda sakat hakları hareketinin önderleri  — ADAPT’ın ulusal liderlerinden, iyi de bir arkadaşım olan Bob Kafka dahil —  beni eleştirmişti.

ADAPT sakat insanların aşağıdan bir örgütlenmesi. 1983’te kurulan ADAPT ilkin toplu taşımacılık konusunda savaşım verdi. O zamanlar ADAPT’ın açılımı “Erişilebilir Kamusal Ulaşım için Amerikalı Sakatlar” (American Disabled for Accessible Public Transit) idi. ADA geçtikten sonra ise, ADAPT’ın ilgi merkezi sakat insanları kurumlardan, bakım merkezlerinden kurtarmaya ve en ciddi sakatlıklara sahip olanların dahi yerel toplum içinde kendi evlerinde ve ihtiyaçları olan her tür hizmet ve destekten yararlanarak yaşamaları adına mücadeleye kaydı. Böylece ADAPT’ın açılımı “Hemen Şimdi Bakıcı Hizmeti Programları için Amerikalı Sakatlar” oldu (American Disabled for Attendant Programs Today). Bugün ise ADAPT sadece ADAPT’a gönderme yapıyor, kısaltma değil.

ADAPT’ın elde etmek için mücadele verdiği hizmet ve desteklerin tümü ya halihazırda Medicaid tarafından finanse ediliyor ya da ADAPT başarılı olduğunda bu böyle olacak. Kendi cebinden ödemek ya da özel sigorta dışında uzun süreli bakımı sadece Medicaid karşıladığı için, sakat insanlar çoğu zaman yoksullaşıyor ve yoksul kalmak zorunda kalıyor. Yani, ADAPT Larry Flint’ler veya Christopher Reeve’ler için değil, en muhtaç durumdakiler, en yoksullar adına savaşıyor.

ADAPT sivil itaatsizlik taktiklerini çok etkili bir şekilde kullanıyor. Ulusal çaptaki eylemlerde hepsi değilse de çoğu sakat 100- 200 civarı insan gözaltına alınıyor.  Gözaltına alınmak adanmışlığımızın göstergesi ve güçsüz düşürülmüşler için güçlendirici bir eylem de. Bu her zaman insanları, özellikle ağır sakatlıkları olanları, zor durumda bırakan bir şey olsa da, ADAPT eylemcileri gözaltına alınmaktan fazlasıyla gurur duyuyor. ADAPT eylemlerinde hatırlayabildiğimden fazla kez gözaltına alındım.

ADAPT sakat hakları hareketinin radikal kolu olarak bilinegeldiğinden, bir ADAPT önderinin Occupy hareketine dahil olmamı eleştirmesini beklemiyordum. Ancak Bob Kafka hakikaten şöyle yazıyordu: “İnsanlarımızın ülkenin her yerinde temel hizmetlerde kesintilerle tehdit edildiği, eyaletlerin Medicaid bütçelerini kuşa çevirdiği, sakatlığı olan işçilerin hedef gösterildiği [ve işten çıkarıldıkları], korumalı işyerlerinin asgarinin altında ücret ödediği  bir dönemde, kısıtlı enerji ve kaynaklarımızı dikkatli kullanmalı, bizim kendi meselelerimizi tanıdığını hiç de söyleyemeyeceğimiz bir hareketin büyüsüne kapılmamalıyız.” Ve şunu ekliyordu: “Kişisel olarak, ben artık 504’ten [1973 tarihli, devlet yardımı alan tüm programlarda sakat ayrımcılığını yasaklayan yasa maddesi {bu sitede Malhotra’nın yazısına bakabilirsiniz} ] 38 yıl, ADA’dan 21 yıl sonra hala daha “ilericileri” kendi sorunlarımız üstüne eğitiyor olmaktan yoruldum.”

Bob’un mesajı sakat hakları hareketinde sıklıkla görülen bir tutumu yansıtıyor: Bizim sorunlarımızı sadece ve sadece “kendi meselemiz” sanmak.

Toplumsal adalet için savaşan hepimiz gayet iyi biliyoruz ki, zenginlerin günahlarının bedelini ödeyenler her zaman için en yoksul, en fazla ihtiyaç içinde olanlar. Bolluk zamanlarında, yoksulların önüne en fazla bir miktar kırıntı atılıyor. Ekonomik kriz zamanlarında ise, biliyorsunuz, en ağır yük yoksulların sırtına biniyor.

Bizim işsizlik oranlarımız zaten her zaman, ekonomik büyüme dönemlerinde dahi,  yüksek olmuş olduğu için, aramızdan bir çoğu her zaman sosyal programlara bağımlı olmuş olduğu için, son ekonomik krizin sakat topluluğunu son derece sert vurmuş olduğuna şüphe yok. Bu, Wall Street’in, büyük bankaların yüzünden, devletimizin “özgür piyasa”ya ve düzenlememiş bir piyasanın ekonomik büyümenin en iyi yolu olduğu, ne kadar toplumsal zarara yol açarsa açsın bunun nihayetinde herkesin çıkarına olacağı fikrine bağlılığı yüzünden ortaya çıkmış bir kriz. Ekonomik kriz bu bağlılığı sarsmadı. Hatta, çözümleri ne oldu? Krize neden olan büyük bankalar “kefaletle kurtarıldı:” “Bankalar kurtarıldı, biz satıldık” (“Banks got bailed out, we got sold out”)

Kriz sakat topluluğunu çok sert vurdu ama başkaları da bunun çilesini çekti. Medicaid bütçe kesintilerinden, işsizlikten, devlet okullarından bütçe kesintilerinden, yaşlılar için sosyal programlardan, evsizlere yardım programlarından, tüm sosyal programlardan bütçe kesintilerinden sakat olmayan insanlar da yara aldı.

Bob Kafka neden bana “kendi” meselelerimize odaklanmamı söylüyordu? Tüm yaptığım daha güçlü olmak için güçlerimizi birleştirmek iken, neden o beni oraya buraya koşturup mücadele odağımı belirsizleştirmekle suçluyordu? Elbette, Bob’un tavsiyesine uymadım ve Occupy Wall Street Sakatlık Atölyesi’ni kurmaya giriştim. Sakat insanlar Batı Yakası’nda, Chicago’da ve başka şehirlerde de örgütlenip Occupy hareketine katılıyorlardı.

Birçok sakat hakları aktivistinin beni şaşkınlığa düşüren bu tutumunu açıklamaya çalışmak adına, geride kalan yıllarda bizim hareketimiz ve toplumsal adalet için savaşan diğer hareketler arasında gelişen ilişkilere daha yakından bakmak istiyorum.

Bu arada, itiraf etmem lazım, İtalya’da doğup büyümüş biri olarak “Sol” adını hak edecek bir şeyin ABD’de var olacağını pek düşünmemiştim. Ama artık bu konuda ümitlenmeye başladım.

Sakat hakları hareketi, bizim dönemimize çok benzeyen bir büyük isyanlar döneminde, diğer toplumsal hareketlerden doğdu. Her zaman diğer hareketleri örnek aldık, ki sivil haklar hareketi bizim için şaşmaz biçimde örnek  teşkil etti. 40 yıl boyunca “sivil haklarımızı” talep ettik. En başından beri kendimizi “bir azınlık” olarak tarifledik. Hatta, ABD’de “azınlık modeli” muhtemelen sosyal modelden daha fazla tanınıyor ve daha iyi anlaşılıyor.

Disabled in Action (1970’te) ("Sakatlar Eylemde") Judy Heumann ve arkadaşları tarafından kuruldu; kurucuların hepsinin ilerici, solcu gruplarla güçlü bağları vardı. Sonraki yıllarda DIA dövizlerini her savaş karşıtı gösteriye  (sayısını veremeyeceğiz kadar çok kez yaptık), her kadın hakları yürüyüşüne, nükleer karşıtı protestoya, çevreci gösterilere ve her eşcinsel onur yürüyüşüne götürdük.

Yükselen sakat hareketinin sol ile bağı Batı Yakası’nda da aynı şekilde güçlüydü. Sakat hakları eylemcileri 1977’de San Fransisko’da, Sağlık, Eğitim ve Sosyal Yardım Sekreterliği [Health, Education, Welfare] ofislerini 25 gün boyunca işgal ettiğinde, arkalarında San Fransisko Doğu Körfez Bölgesi’nin çok ilerici topluluğunun tam desteği vardı. İşgalcilere yemeklerini Kara Panterler (Black Panthers) getirdi  ve Butterfly Brigade (Kelebek Birliği -- bir gey grubu) onlara walkie-talkie cihazları temin etti. Bu oturma eylemi, o zamanlar sakatlar ve baskıya karşı mücadele veren diğer hareketler arasında uzun süreli bir dayanışma geleneği olacağını düşündüğümüz şeyi başlatmıştı.

Ancak yıllar içinde gördük ki, sakat hakları eylemcileri toplumsal adalet için mücadele veren çeşitli diğer grupların bireysel olarak yanlarında yer alsalar da, bütüne baktığımızda, sakat hakları hareketi kendini diğer hareketlerden yalıttı. Sözde bizi temsil eden o büyük ulusal çaptaki örgütler, genelde —cumhuriyetçilerden iyidir diye düşünerek — ellerini liberal demokratlardan yana oynadılar.

Niye böyle oldu? Çevremize şöyle bir sorarsak, duyacağımız cevap şu olacak: “Bizi istemiyorlar.” Solcu grupların etkinlik ve eylemlerini erişilebilirlik —sandalyeye uygunluk, materyallerin alternatif formatlarda sunumu, işaret dili çevirmenleri —  koşullarını dikkate almadan organize ettiği gerçekten de herkesin malumu. Ayrıca şunu da duyabilirsiniz: “Sol bizim meselemizi anlamıyor.”

1986 Ekim’inde ADAPT otobüslere sandalye lifti konulması için mücadele veriyordu ve yıllık toplantısını orada yapacak American Public Transit Association’u (Amerika Kamu Taşımacılığı Derneği) “rahatsız etmek” için Detroit’teydi. Rosa Parks Detroit’te yaşadığından, ADAPT kendisini basın konferansına ve ADAPT’ın protesto yürüyüşüne önderlik etmeye davet etti. ADAPT eylemcileri “otobüse binebilme” mücadelesinde Rosa Parks’ı simge olarak kullanmışlardı —protestolarda çoğu zaman “Benim Adım Rosa Parks” yazan yaka kartlarıyla görünüyorlardı —böylece kamunun sakat hakları hareketimiz ile sivil haklar mücadelesi arasında bağ kurmasına çabalıyorlardı. O günlerde ADAPT’ın sık alıntılanan nükteli sözlerinden biri şuydu: “İnsanlar otobüsün arka tarafında oturmayı reddettiklerinde bir sivil haklar hareketi ortaya çıktı. Biz otobüse binemiyoruz bile.”

Rosa Parks ADAPT’ın basın konferansına ve yürüyüşüne katılmadı. ADAPT’a kendisinden ancak bir mektup geldi: Rosa Parks daveti reddetmesinin nedeninin “sizin [ADAPT] Amerikalıların kamu taşımacılığına erişimden mahrum kalmalarını travmatik bir şekilde dramatize etmeniz” olduğunu yazıyordu. “[K]entin misafirlerini utandırmak, şehrin şu anki ulaşım sistemini sakatlamak istemediğini” ekliyordu.

Bu ağır bir darbeydi.  Üstüne daha fazla konuşmak istemiyorum. O zaman farketmiştik ki — ki bu gelecekte tekrar tekrar doğrulanacaktı — biz kendi hareketimizin diğer toplumsal adalet hareketleriyle benzerliğini göstermek isterken bu diğer hareketler aramızdaki ortaklıklarla pek de ilgilenmiyorlardı. “Bizim meselelerimiz” “onların meseleleriyle” aynı olsa da, bizimkileri “özel” addetmeyi tercih ediyorlardı. Ve bizi —sakat eylemcileri— “özel” ve “ilham verici” görüyorlardı; nazikçe destek sunuyorlardı ama bu, sadece insanlar birbirleriyle “özdeşleştiğinde” varolacak, gerçek bir dayanışma değildi.


Yerel toplumdaki en saygın örgütleyiciler ve eylemcilerin bize karşı tavrı da diğer herkesten farklı değildi. Aramızda “sağlamcılık” duvarı vardı. Sağlamcılık sağlam bedenin toplum için “norm” olduğu, sakatlıkları olan insanların bu norma mümkün olduğunca yaklaşmak uğruna çabalamak zorunda olduğu — bizim ne her zaman yapabileceğimiz ne de illa da yapmak isteyeceğimiz bir şey — inancıdır. Sakatlığın ırk, etnik kimlik ya da cinsel yönelim gibi insana ait basit bir durum, insani farklılığın bir başka örneği olmak yerine içkin biçimde “kötü” bir şey, bir trajedi olduğu inancıdır bu. Sağlamcılık bir önyargıdır; biz bununla her gün karşılaşıyoruz ve buna karşı her gün mücadele ediyoruz.

Söylemem gerek, ekonomik kriz zamanlarında, baskıya karşı mücadele eden diğer gruplarla güçlerimizi birleştirmeyi bir şekilde çoğu kez başardık. Disabled in Action’un bunu başardığı kesin. 90’ların başında “Same Boat Coalition’a” {“Aynı Gemideyiz Koalisyonu” — New York’ta kamu harcamalarında bütçe kesintilerine karşı mücadele veren, birçok farklı örgütün katılımıyla kurulan koalisyon} katıldığımızı hatırlıyorum. 1993’te yaklaşık 3000 kişinin katıldığı “Disability Independence Day March’ı” [Sakatlık Bağımsızlık Günü Yürüyüşü] düzenlediğimizde sadece kendi topluluğumuzun (her türden sakatlıkları olan insanlar) tüm farklı kesimlerini bir araya getirmekle kalmamıştık, sendika temsilcileri ve toplumsal adalet için mücadele veren çeşitli gruplardan eylemcileri de yürüyüşümüze katmıştık.

Zuccotti Parkı işgali başladığında hayat arkadaşım ve ben sakat arkadaşlarımın bazılarıyla beraber mutlu mesut şehir merkezine gittik. Bu, tüm hayatımız boyunca beklediğimiz devrim miydi yoksa? Özellikle ilk başlarda, örgütleyici olsun, “solcu” olsun, ya da meraklı ziyaretçi olsun insanların bizi karşılama biçimi alışık olduğumuz tepeden tavırdı — bilindik “başını okşama” ve bilindik yorumlar: “Buraya gelmeniz ne kadar da ilham verici. Sizin durumunuzda bu ne kadar da zor olmalı!”

Ancak hızla büyüyen kampa girdiğimizde, işgalcilerin “hoşgeldiniz'i” hakikiydi. Elbette, bizim çeşitli farklı erişilebilirlik ihtiyaçlarımızın anında farkına varmış değillerdi. Ancak tekerlekli sandalyelerimize yol açmak için giysiyle dolu karton kutuları ve katlanan masaları ne kadar da “göreve hazır” biçimde, ne kadar isteklice kenara çektiklerini, sandalyelerimiz kazayla uyku tulumlarına çarptığında, kabaca uyandırılmalarına rağmen ne kadar hoşgörülü ve anlayışlarını olduklarını, yemeklerini bizimle nasıl bir sevinçle paylaştıklarını hatırlıyorum... Parkta türlü alet edavatın ortasında oturup mikrofon kontrollerini dinlerken, sadece hoş karşılandığımızı değil, “kucaklandığımızı” hissetmiştik. Özgürce ve cömertçe, herkes birbirine gerçekten sarılıyordu da.

Çok geçmeden farkettik ki Zuccotti Parkı’nda kamp kuran insanların bir çoğu gerçek tahakküm deneyimlerine sahipti, ve bir çoğu da “sakattı.” Görünmez sakatlıkları olanlardan bazıları “açığa çıkmayı” (“come out”) tercih etti, sakatlıklarını bize ifşa ettiler ve düşmanca bir sistemle nasıl başa çıkacaklarına dair bizden tavsiye istediler. Varlığımızın istendiğini hissetmedik sadece, bize ihtiyaç duyulduğunu da hissettik.

Böylece, Zuccotti Parkı’nda sabahlamış olmasam da, orada evimde hissediyordum.

Sonra, Kasım’ın 15’inde parka saldırıldı, sevgiyle inşa edilen şey yok edildi, ve insanlar parktan biber gazıyla, dövülerek, tutuklanarak sürüldü.

İki gün sonra, Occupy Wall Street’in Borsa’yı bloke etme eyleminde göz altına alındım. Bunun sonrasında, Zuccotti Parkı’nın önündeki Broadway kaldırımında protesto dövizleriyle düzenli olarak bulunan Disabled in Action ve Krips Occupy Wall Street [“Wall Street’i İşgal Eden Kötürümler”] Occupy hareketine katılımımızı resmileştirmeye karar verdi. “Disability Caucus of Occupy Wall Street” olduk [Occupy Wall Street Sakatlık Atölyesi].

Birçok OWS etkinliği ve eylemine katıldık ve kendimizinkileri de düzenledik. Ağustos’un 8’inde belediye başkanının %1’in çıkarını güden ve her tür kimlik ve konumdan New Yorkluyu marjinalize eden politikalarını protesto etmek adına Gracie Mansion {New York Şehri belediye başkanının ikametgahı} önünde protesto düzenledik. Sakatlık politikası sakatları hor görmekten ibaret olmuş, haklarımızın üstünü çiğnemiş ve bizim adımıza olan yasayı mahkemede bize karşı kullanmış bu şahıs, “bir hamburger bir de başını okşama ile bizi satın alacağını” umarak  konağında ADA partisi düzenliyordu. Sekiz kişi gözaltına alındı. Eylül’ün 17’sinde, tekerlekli sandalye kullanıcıları işgalin yıl dönümünde  Zuccotti Parkı’nın önünde Broadway yolunu kapattıklarında, aramızdan dört kişi daha göz altına alındı. Sakatlık Atölyesi New York’taki tüm Occupy hareketinin saygısını kazandı.

İlk işgalden beri değişen çok şey var. Medya hareketin sönümlendiğini yazıyor. Bu, bir açıdan doğru; çünkü bildiğimiz şekliyle Occupy Wall Street’te sayıca daha az insan var. Ancak bugün elimizde olan, farklı gündemler üstüne, ama hepsi de Occupy’un dili ve ideolojisiyle çalışan, farklı grupların oluşturduğu gevşek bir küme; en son 4 Ekim’deki forumumuz ardından etkileyici bir şekilde harekete geçen Occupy Sandy Relief {Sandy kadırgası sonrası yardım} ortaya çıktı. Gruplardan bazıları OWS’den çok önce de vardı, bazıları bildiğimiz eski Sol, bazıları yeni. Protestolar her gün var; bazen günde iki ya da üç tane. Ve bir protestodan bildiğim birçok yüzün farklı protestolara da iştirak ettiğine tanık oldum. Bu, Occupy hareketinin evrildiğinin habercisi. Toplumsal adalet için mücadele veren çeşitli grupları bir araya getirdi. Bizim de orada olduğumuzu söylemekten gurur duyuyorum, ve varlığımız hissediliyor. Occupy kendisinin sadece bir iki spesifik taleple sınırlandırılmasına izin verseydi, farklı grupların böyle bir bir aradalığı gerçekleşmeyecekti.

Occupy’un yaptığı bir başka şey ise hepimizi cesur kılmak oldu. Önceleri çekingen olan insanlardan artık gururla ve yüksek sesle telaffuz ettikleri sözcükler duyabilirsiniz. “Devrim” gibi sözcükler. “Ben sosyalistim” dediklerini duyacaksınız, demokratik sosyalist veya her ne tür ise o; komünist, anarşist.

Bu zamanlar sakat hareketinin cesur olması gereken zamanlar. İktidar elitinin yıllardan beri izlediği strateji önümüze biraz kırıntı atıp bizi onları geri almakla tehdit etmek. Bizi bu kırıntılar için mücadele etmekle meşgul ediyorlar ki aslında hakkımız olanı talep etmeyelim.

ADAPT yıllardan beri Medicaid programında ufak bir değişiklik yaptırmak için mücadele etti: Eyaletlerin hizmetleri insanların kendi evlerinde değil, kurumlarda vermesini şart koşan kurumsal önyargıyı kaldırmakla. İnsanlarımız bakım evlerinde ilgisizlik yüzünden ölüyor; sakatlığa sahip olmak suçunu işlediklerini için kurumlarda müebbet cezası çekiyor.

“İnsanlarımızı kurtarmak” {İnsanlarımızı/Halkımızı Kurtar/ Özgürleştir — Free Our People} zorunlu. Ancak yoksullar için ayrı bir program olmasının kendisini niye hiçbir zaman sorgulamadık? Medicaid kendinde ayrımcıdır. Medikal apartheid’dir. Beyaz olmayan insanların topluluklarında sağlık hizmetindeki eşitsizliklere karşı itiraz çığlıkları yükseliyor. Kanserli insanlar arasında Medicaid’e bağlı olanların ölüm oranı ile sigortasızların ölüm oranı istatistiksel olarak neredeyse aynı. Ancak sakat topluluğu tüm enerjisini Medicaid’i olduğu haliyle korumaya yöneltiyor, zira Medicaid’in karşıladığı uzun süreli bakım hizmetini kaybetmekten korkuyor.

Sakat hareketi ulusal bir sağlık programı için mücadele eden harekete neden katılmadı? Bizim uzun süreli bakımı da içeren güçlü bir sağlık hizmeti programına ihtiyacımız var, ki zaten hak olduğu için sahip olmamız gereken hizmetlerden yararlanmak uğruna insanlarımız yoksul düşmek ve yoksul kalmak zorunda olmasın.

Bu sadece tek bir örnek. Artık “rampa meselesinin ötesine” geçmemizin zamanı geldi —“Beyond Ramps” [“Rampaların Ötesinde”] arkadaşım Marta Russell’in 97’de yazdığı bir kitabın adı. Hatta artık eşitlik uğruna mücadele etmenin ötesine geçmenin de zamanı geldi. Eşitsizliği yaratan ve besleyen sistemi değiştirmek adına mücadele vermek zamanıdır.

ADAPT tişörtüm “Free Our People” diyor. Ancak, biliyorum ki hepimiz bir araya gelip de tahakküm altındaki tüm insanların özgürleşmesi için mücadele vermeden “insanlarımız” gerçekten özgür olamayacak.


Ütopya nerede: 'Aksaklık'ta 
("Wo Utopia liegt: im Argen," Mondkalb, 2008:1)

Matthias Vernaldi

Sosyalist blokun çöküşünden ve sol düşüncenin ve hareketlerin bunun sonucu yaşadığı krizden beri yeni bir ütopya çağrısı duyuyoruz. Görünen o ki reel sosyalizm eski ütopyanın cazibesini bir hayli azaltmış, artık o tarihsel olarak umudumuzu bağlayacağımız ufuk gibi gelmiyor bize.

Sözcük anlamına bakarsak, ütopyanın gerçekleşmesi zaten kendinde bir çelişki barındırıyor gibi: “u topos” yunanca “gayri-yer” demek. Gerçekleşmiş bir ütopya ise elbette somut mekanlarda gerçekleşir ve öyleyse ütopik niteliğini kaybeder, yüce idealler gerçeklikle malul olur.

“Ütopya” More’un en bilinen eseri, 1516’da yayımlandı. More, kitapta ideal devleti tasavvur ediyor; modernlik, teknoloji, gözetleme ve disiplinin o zaman için hayal edilebilecek olanın ötesinde bir karışımı. More’un denetlenen vatandaş tasavvurları 500 yıl öncesi için ütopik sayılsa da, geçtiğimiz yüzyılda birçok örnekle gerçekleşme imkanı buldu. Gestapo, KGB ya da Stasi, şimdiki İçişleri Bakanının anayasaya müdahale çabaları da aynı internet kullanıcılarının denetlenme olasılığı gibi, bu duruma çeşitli örnekler.

Marksist felsefeci Ernst Bloch, temel eseri “Umut İlkesi”ni 1930’lar ve 40’larda, sürgündeyken yazdı; Doğu Almanya’da 50’ler ve 60’larda bastı. Bloch’un Doğu Almanya’da gözden düşmesi çok zaman almadı, ama o Batı’ya taşınmaktan vazgeçmeyecek kadar imtiyazlıydı bir kere, ve eseri  bunu olanaklı kılacak kadar çağdaştı. Böylece, Bloch’un artık doğu imparatorluğunun dogmalarında rolü olmayacaktı. Buna karşılık, eseri Batı’daki sol alternatif hareketlerin temel literatürüne girdi. Ütopya kavramı, bugün de sahip olduğu anlama, ancak onun sayesinde erişti. 


{Üstteki resmin tanımı: 9 Temmuz 2013, İstiklal Caddesi'ndeki "Yeryüzü Sofralarının" bir fotoğrafı.}


Bloch iki temel toplumsal ütopya olarak ilk hıristiyanlığı ve komünizmi de tartışır. Ona göre toplumsal ütopyalar bin yıllar kateden bir süreklilikle vardırlar. Varolan toplum tasavvurlarının karşısına her insanın eşit değerde olduğu anlayışını koyarlar. Mülk ve kalıtım temelli farklılıkları kabul etmezler, bunlar sonunda aşılacaktır. Eski Roma’daki ilk hıristiyan topluluklarında pratikte büyük ölçüde hiyeraşiden arınmış bir komünizm deneyimleniyordu. Mal sahibi olanlar yoksulları destekliyordu  —ama bunu sadece hayır yardımı ile yapmıyorlardı. Zenginler evlerini ve topraklarını satıp elde ettikleri gelirleri toplulukla paylaşıyorlardı. Kimse ne açlıktan, ne soğuktan ölmek zorundaydı, ne de hastalanınca yoksul düşmek. Sonraki iki bin yıl, hıristiyanlığın Avrupa’nın ve neredeyse tüm dünyanın tarihini belirlediği dönem oldu. Kilise gerçekliğinde, artık İsa’nın izinden giden diğerkamlık ve şiddetsizlik öğretisini bulmak zordu. Kurtarıcılık adı altında birçok coğrafya işgal edildi, kültürler yok edildi, farklı inançlardaki kişilerin kellerinin peşine düşüldü ve bir iktidar politikası uygulandı. Ancak ütopik çekirdek hiçbir zaman tam olarak yok olmadı. O, diğer şeyler yanında, üyelerinin Tanrıya yakınlığı insanlara yakınlıkta bulduğu ve böylece varolan toplumsal sınırları kaldırdığı toplulukları da her daim yeniden yarattı. Dini topluluklar, tekke ve manastırlar üzerinden örgütlenen böyle bir sisteme o zamanlar kanlarını dökmek için aranan inançsızlar ve alternatif dini inançlarda olanlar da dahildi, örneğin Köylüler Savaşı’ndaki anabaptistler. İlerleyen sanayileşme süreci, herkesin kapitalist üretim sistemine uymasını şart koşarak ve aileleri ihtiyaç sahipleri ile ilgilenecek kaynaklardan yoksun bırakarak  yaklaşık iki yüz yıl önce bir sosyal açıdan zayıf düşmüşler ordusu yarattığında da, ilk elden çözümü büyük kiliseler sundu. Tembeller, kötürümler, körler, sokağa düşmüş kızlar, ayyaşlar ve aptallar için yurtlar yaptılar. Uyum sağlayamamış herkes buralara kapatılıyordu. Ancak aynı zamanda, yoksulların en yoksul kesimi için tepelerinde bir çatı, karınlarında bir tas çorba demekti bu ve  daha mühimi, şu dünyada kendileriyle ilgilenilmesine değer oldukları inancını besledi. Sonuçta bugünün sosyal politikaları ve kamu yardımlarında da böyle bir ütopik çekirdek bulmak mümkün.

Komünizm fikri de bu tüm insanların eşit olduğu düşüncesindeki ütopik içeriğe dayanıyor. O, ilk olarak Caritas ve Diakonia kurumlarıyla {terimler hem yoksullara yardım/ hayır işlerinin önemini vurgulayan hıristiyan öğretilerinin adı; hem de bu tür yardımların yapıldığı ilk mekanların} aynı zamanda ortaya çıkmıştı; sanayileşmenin sorunlarına iktisadi düzlemde cevap veriyor: Üretim araçları belirli bir kesimin mülkü olmamalı, toplumun tümüne ait olmalı.  Başkalarının emeği üzerinden birkaç kişi zenginleşmemeli. Çalışan kitlelerin yoksulluğuna ve sömürülmesine bu şekilde son verilmeli. Ütopik devlet ideali 90 yıl önce Petrograd’da artık “Büyük Ekim Devrimi” denilecek bir hareketle pratiğe dökülmüştü; bu devlet aynı yüzyılda çöktü. 

Marksizm fikri Batı’da da gerçekliğe vardı. Toplumsal ilişkilerin devrimci dönüşümü gerçekleşmedi ise de bu ilişkiler kökünden sallandı. 68’liler katı burjuva normlarını gevşetip kültürel ve ekonomik özgürlük alanları yarattılar. Dezavantajlı ve ayrımcılığa maruz kalan gruplar deneyimledikleri adaletsizliği söze döktüler ve hak taleplerini dillendirdiler. Sakat vatandaşlar da bir özgürleşme hareketi dahilinde bir araya geldiler; 70’lerde, yardıma gereksinim duyan insanların tepeden düzenlenmiş, mütenezzil himayeciliğin nesnesi olmadıkları, bunun yerine, özbelirlenimle, yardımı bizzat kendilerinin örgütledikleri bir ütopya geliştirdiler. Bugün, bu fikrin Almanya sosyal yasalarını da bir biçimde etkilemiş olduğunu, örneğin “kişisel bütçe”de görebiliyoruz. Burada sakatlar ihtiyaçlarını bakım merkezlerine kapatılmaksızın ya da başkalarının vesayeti altına girmeksizin kendi takdirlerine göre karşılayabilmek için nakit para alıyorlar. Yasa koyucunun kendisi de bu durumun yan etkisinin masraflarının azalması olacağını umuyor. Bunu, ödemeler ve ücret giderlerini kısmada araç addediyor.

Sosyal devletin yıllardan beridir şahit olduğumuz yıkılışı süreci de gerçekleşmiş bir ütopyadır: neoliberalizmin, gücün özgür oyununun ütopyası. Süreç ilerlerse, 25 yıl içinde, özbelirlenim sahibi sakat bir insan “kişisel bütçe”den faydanlansa dahi 80’li yılların kurumlarda kapalı kalmış bir sakatına kıyasla toplumdan çok daha fazla yalıtılmış, ihtiyaçları çok daha fazla görmezden gelinmiş durumda olacak. 

Neoliberalizmin ideali kuvvettir, güçtür. Toplumsal bir ütopyanın idealinde ise, bunun zıddı, güçsüzlük olmalı. Ancak bu idealin de kahramanları var: Devrim savaşçısı, işçi kahraman, anarşistçe kendini gerçekleştiren üst-insan ya da hedonist. Hıristiyanlık alanında da  inanç savaşçıları, direşken çileciler var — kurtarıcıyı “kahraman” saymak zor olsa dahi. Genç, yoksul bir adam çarmıha gerilerek idam edilir: Hıristiyanlık anlayışında bu, dünyanın kurtuluşudur. Tanrı, İsa ile insana yanaşır. Bunun için Tanrının zayıf ve ölümlü olması gerekir. Mesih’in güçsüzlerin en güçsüzü, hor görülenler arasında en fazla hor görülen olacağı ise hıristiyanlıktan da yüzlerce yıl önce Yeşaya kitabında bildirilmiştir. 

{Üstteki resmin tanımı: Lenin'in tekerlekli sandalyede bir fotoğrafı, 1922 yılı, Gorki. Fotoğraf kaynak makaleden}

Eğer artık yeni bir ütopyaya ihtiyacımız varsa, belki de o kudreti, bağımsızlığı, güç ve sefayı idealize eden değil, ilgi merkezine incinebilirliği, kudretsizliği ve güçsüzlüğü koyan bir ütopya olmalı. Gelecekte, bugüne dek olduğundan çok daha fazla insan yaşlı, yardıma muhtaç ve sakat olacak. Sakatlık ve kronik hastalık daha şimdiden herkesin yaşam ufkunda var. Yine de bu gibi ön-teşhisler bize kasvetli, karanlık geliyor. Yeni bir ütopyanın ışığı altında bunlar da aydınlanacak.